Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri
-------------------------------------------( Alıntı: )-----------------------------------------
Büyük islam âlimlerinden ve evliyanin meshurlarindandir. Künyesi, Ebu Muhammed’dir. Muhyiddin, Gavs-ül-a’zam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ul-evliya, Kutb-i a’zam gibi lakablari vardir. Iran’in Geylan sehrinde 1078 (H.471)de dogdu. Babasi Ebu Salih bin Musa Cengidost’tur. Hazret-i Hasanin oglu Hasan-i Müsenna’nin oglu Abdullah’in soyundandir. Annesinin ismi Fatima, lakabi Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkadir Geylani, hem seyyid, hem serifdir. Abdülkadir Geylani hazretleri 1166 (H.561)’da Bagdad’da vefat etti. Türbesi Bagdad’dadir.
Ehl-i sünnet itikadini ve din bilgilerini her tarafa yaydi. Fikih ve hadis ilimlerinde müctehid idi. Önceden Sâfi’î mezhebinde idi. Hanbeli mezhebi unutulmak üzere oldugundan, Hanbeli mezhebine geçti. Böylece, bu mezhep yayildi.
Insani Allahü teâlânin sevgisine kavusturan yol ikidir: Birisi (Nübüvvet yolu) olup, aslin aslina kavusturur. Eshâb-i kirâmin hepsi, bu yoldan vâsil oldular. Sonra gelenlerden pekaz zevât da, bu yoldan ermistir. Bu yolda sebebe, vasitaya lüzum yoktur. Bir kâmil ve mükemmilin sohbetinde kemâle geldikten sonra, feyzi asildan alip ilerlerler. Ikinci yol, (Vilâyet yolu)dur. Kutblar, Evtâd, Nücebâ, Büdelâ ve bütün Evliyâ bu yoldan vâsil olmustur. Bu yola, (Sülûk yolu) da denir. Bu yolda, vasita, araci lazimdir. Her iki yolun reisi ve rehberi Resûlullahdir. Vilâyet yolunun imâmi, feyz kaynagi, hazret-i Alîdir. Bu yolda, Resûlullah onu vekil etmistir. Hz. Fâtima ve Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin onunla ortaktirlar. Bu yolda gidenlerin hepsine feyz ve hidâyet, hazret-i Alînin araciligi ile gelir. Ondan sonra hazret-i Hasan ve Hüseyin bu vazifeyi teslim aldi. Bunlardan sonra, sira ile, oniki imâmin evlâdina verildi. Sonlari olan Muhammed Mehdîden sonra, baskasina verilmedi. Bütün Evliyâya feyz ve hidâyet bunlardan gelmeye devam etti. Abdülkâdir-i Geylânî kemâle gelince, bu mansib, ona verildi. Bundan sonra da, kimseye verilmedigi kesf ve müsâhede ile anlasilmaktadir. Vefâtindan sonra da, kiyâmete kadar, herkese, feyz, rüsd ve hidâyet, onun rûhâniyetinden gelmektedir. Her asirda gelen müceddidler, onun vekîlleridir. Imâm-i Rabbânî hazretleri (Nübüvvet yolu) ile vâsil oldugundan, vasitaya ihtiyaçlari yoktur. Hz. Ebû Bekr-i Siddîk, nübüvvet yolunda Resûlullahin vekilidir.
Abdülkadir Geylani hazretleri daha dogmadan, ilerde büyük bir zat olacagina dair alametler, isaretler görülmüstü. Babasi rüyasinda Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem, Eshab-i kirami radiyallahü anhüm ve evliyayi gördü. Peygamber efendimiz kendisine; “Ey Ebu Salih! Allahü teâlâ bu gece sana kamil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlad ihsan etti. O benim oglum ve sevdigimdir. Evliya arasinda derecesi yüksek olacak.” buyurdu.
Dogduktan sonra yüksek halleri ile dikkatleri çekti. Ramazan-i serifte gün boyunca süt emmez, iftar olunca emerdi. Bu halini su beyti ile anlatir:
Baslangicim söyleydi, dillerde söylenirdi
Besikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.
Dogdugu senenin ramazan-i serif ayinin sonunda havalar bulutlu geçmisti. Bunun için ramazanin çikip çikmadiginda tereddüt edildi. Halk annesine çocugun süt emip emmedigini sordular. Emmedigini ögrenince, ramazan-i serifin henüz çikmadigini anlayip oruca devam ettiler.
Bir gün Abdülkadir Geylani hazretlerine, “Bu ise basladiginizda, bu yola adim attiginizda, temeli ne üzerine attiniz? Hangi ameli esas aldiniz da böyle yüksek dereceye ulastiniz?” diye sordular. Buyurdu ki:
“Temeli sidk ve dogruluk üzerine attim. Asla yalan söylemedim. Yalani kagida bile yazmadim ve hiç yalan düsünmedim. Içim ile disimi bir yaptim. Bunun için islerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadim, niyetim, ilim ögrenmek, onunla amel etmek, ögrendiklerime göre yasamakti. Küçüklügümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyrugundan tutunup, arkasindan gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; “Sen bunun için yaratilmadin ve bununla emrolunmadin.” dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damina çiktim. Gözüme, hacilar gözüktü. Arafat’ta vakfeye durmuslardi. Anneme gidip; “Beni Allahü teâlânin yolunda bulundur. Izin ver, Bagdad’a gidip ilim ögreneyim. Salih zatlari ve evliyayi bulup ziyaret edeyim.” dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattim. Agladi, kalkip babamdan miras kalan seksen altinin yarisini kardesime ayirdi. Kalanini bana verip, altinlari elbisemin koltugunun altina dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun dogruluk üzere olmami söyleyip, benden söz aldi. “Haydi Allah selamet versin oglum. Allahü teâlâ için ayrildim. Artik kiyamete kadar bir daha yüzünü göremem.” dedi. Küçük bir kafile ile Bagdad’a gitmek üzere yola çiktim. Hemedan’i geçince, altmis atli eskiya çika geldi. Kafilemizi bastilar. Kervani soydular. Içlerinden biri benim yanima geldi. “Ey dervis! Senin de bir seyin var mi?” diye sordu. “Kirk altinim var.” dedim. “Nerededir?” dedi. “Koltugumun altinda dikili.” dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni birakip gitti. Bir baskasi geldi, o da sordu. Fakat, o da birakip gitti. Ikisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çagirtti. Bir yerde, kafileden aldiklari mallari taksim ediyorlardi. Yanina gittim. “Altinin var mi?” dedi. “Kirk altinim var.” dedim. Elbisemin koltuk altini sökmelerini söyledi. Söküp, altinlari çikardilar. “Neden bunu söyledin?” dediler. “Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Dogruluktan ayrilmayacagima söz verdim. Verdigim sözde durmam lazim.” dedim. Eskiya reisi, aglamaya basladi ve; “Bu kadar senedir ben, beni yaratip, yetistiren Rabbime verdigim sözü bozuyorum.” dedi. Bu pismanligindan sonra tövbe edip, haydutlugu biraktigini söyledi. Yanindakiler de, “Insanlari soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, simdi tövbe etmekte de reisimiz ol” dediler. Sonra, hepsi tövbe ettiler. Kafileden aldiklari mallari sahiplerine geri verdiler. Ilk defa benim vesilemle tövbe edenler, bu altmis kisidir.”
Abdülkadir Geylani efendi, Bagdad’a geldi. Buradaki meshur âlimlerden ders almak suretiyle hadis, fikih ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetisti.
Ilim tahsilini tamamlayip yetistikten sonra, vaaz ve ders vermeye basladi. Hocasi Ebu Said Mahzumi’nin medresesinde verdigi ders ve vaazlarina gelenler medreseye sigmaz sokaklara tasardi. Bu sebeple, çevresinde bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese genisletildi. Bu is için Bagdad halki çok yardimci oldu. Zenginler para vererek, fakirler çalisarak yardim ettiler. Derslerine devam edenler arasinda pek çok âlim yetisti.
Abdülkadir-i Geylani hazretleri, bir müddet ders verip insanlari irsad ettikten, hak ve hakikati anlattikdan sonra, ders ve vaaz vermeyi birakti. Inzivaya çekilip, yalnizligi seçti. Sonra sahralara çikti. Bagdad’in Kerh harabelerinde yasamaya basladi. Bütün vaktini ibadet, riyazet ve mücahede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye basladi. Buyurdu ki:
Irak’in sahra ve harabelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldim. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bazan uzun müddet yemezdim ve “açim açim” diye içimin feryadini duyardim. Bazan üzerime öyle agirliklar gelirdi ki, bunlar bir dagin üstüne konsa, tahammül edemeyip, paramparça olurdu. Bu sirada; “Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylik vardir, süphesiz zorlukla beraber kolaylik vardir.” mealindeki Insirah suresinin besinci ve altinci ayet-i kerimelerini okudugumda üzerimdeki agirliklar dagilip, giderdi.”
Seytanlar çesitli kilik ve kiyafetlere bürünüp toplu halde yanima gelir, beni yolumdan çevirmek için ugrasirlardi. Kalbimde büyük bir azim ve direnç hissederdim. Içimden bir ses; “Ey Abdülkadir! Onlarla mücadele et, onlara galip geleceksin.” derdi. Içlerinde bir seytan durmadan bana gelir; “Buradan git, söyle yaparim, böyle yaparim.” diye beni tehdit ederdi. Canu gönülden, “La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim” okuyunca, onun tamamen yandigini görürdüm.
Bir kere Abdülkadir Geylani hazretleri söyle bir ses isitti: “Ey Abdülkadir! Ben senin Rabbinim! Sana haramlari mubah, serbest kildim.” Bunun üzerine Abdülkadir Geylani Euzü çekti. “Kovulmus seytandan Allahü teâlâya siginirim. Sus ey mel’un!” diye bagirdi. Bunun üzerine ayni ses; “Ey Abdülkadir! Rabbinin izni ile çesitli yerlerde bana aldanmayarak, serrimden, kötülügümden kurtuldun. Halbuki ben bu yolda yetmis kisiyi yoldan çikardim.” dedi. Onun seytan oldugunu nasil anladigini sorduklarinda; “Sana haramlari helal ettim, sözünden anladim. Çünkü Allahü teâlâ böyle seyleri emretmez.” buyurdu.
Baska bir kere gayet çirkin ve pis kokulu birisi geldi. “Ben iblisim, seytanim. Sana hizmet etmeye geldim, beni ve yardimcilarimi çok yordun.” dedi. “Sana inanmiyorum, buradan uzaklas.” dedim. Bana vuracak oldu ise de onu perisan ettim. Ikinci defa elinde büyük bir ates kivilcimi ile hücum etmeye basladi. Bu esnada elinde kiliç bulunan atli birisi bana yardima geldi. Yine onu maglub ettim. Üçüncü olarak iblisi çok uzakta aglar gördüm. Gayet üzgün olarak; “Senden ümidimi kestim. Galiba seni yoldan çikaramayacagim.” dedi. “Sus ey mel’un!” dedim ve kovdum. Allahü teâlâ her seferinde beni onlara karsi üstün kildi.
Seytani basimdan savdiktan sonra bana pek lezzetli süslü ve parlak seyler göründü. “Bunlar nedir?” dedim; “Dünya zevkleri ve zinetleridir.” denildi. Dünya ve onun göz kamastirici lezzeti ve çabuk tükenen nimetleri kendine çekmek istedi fakat Allahü teâlâ beni onlardan da korudu. Onlara hiç kiymet vermedim. Bunun için kaybolup gittiler. Sonra Allahü teâlânin rizasina kavusma yolunda insanin önüne çikan manileri, engelleri gördüm. “Bunlar nedir?” dedim. “Senin içinde bulunan manilerdir.” denildi. Bunlara üstün gelebilmek için bir sene ugrastim.
Sonra içimi seyrettim. Kalbimin birçok seylere baglandigini bos hayaller kurdugunu, kendini saraylarda sandigini gördüm. “Bunlar nedir?” dedim. “Arzu ve isteklerindir.” denildi. Tam bir yil ugrastiktan sonra kalbimi onlardan temizleyebildim.
Yine nefsim kendi seklinde bana gelir, kendine dost olmam için yalvarirdi. Yüz vermeyince zor kullanmak isterdi. Bir kere onu, bütün hastaliklari üzerinde, arzu ve istekleri dipdiri, seytanlari emrine hazir olarak gördüm. Bir sene mücadele ettim. Allahü teâlânin izni ile hastaliklarini iyilestirdim, arzu ve isteklerini kirdim, seytanlarini kovdum. Kisaca nefsimle tedricen, safha safha mücadele ettim. Onu iki elimle simsiki yakaladim. Yillarca issiz, sessiz, sadasiz yerlerde kalmaya mecbur ettim. Kerh harabelerinde yillarca kaldim. Yiyecekler malum; otlar, agaç yapraklari… Dünya sevgisinden kurtulabilmek, nefse üstün gelebilmek için her çareye basvurdum. Gördügüm her yokusa tirmandim. Nefsime hiç firsat vermedim. Bir gece merdivende kitap mütalaa ediyordum. Nefsim; “Biraz uyu, sonra kalkarsin.” dedi. Ona muhalefet olsun diye tek ayagim üzerinde durdum. Kur’an-i kerimi hatmedinceye kadar uyumadim.
Bütün bunlara ragmen, henüz matluba, maksada ve asil istedigime varamamistim. Bunun için, tevekkül, sükür ve zenginlik gibi kapilari denedim. Aradigimi fakirlik kapisinda buldum. Burada büyük bir serefe kavustum, kulluk sirrina erdim, sonsuz hürriyete ulastim. Bütün arzu ve isteklerim buz gibi eridi. Bütün beseri sifatlarim kayboldu. Gönülden Allahü teâlâdan baska her seyi çikarip, hep O’nunla olmak olan “fakr” mertebesine ulastim”.
Nihayet bütün varliklardan yüz çevirdim. Her seyim Allah için oldu.
Sahralarda dolasirken “Ol” sözü ile ihsan olundum. Allahü teâlânin izni ile istedigim olurdu. Bunun için çok yiyecek buldum. Dagdan bir parça koparirdim, helva olur, yerdim. Kuma deniz suyu dökerdim, tatli su olurdu. Sonra böyle yapmaktan haya ettim. Allahü teâlâya karsi edebi gözeterek hepsini terk ettim.
Nihayet Abdülkadir Geylani hazretleri Bagdad’da insanlari irsada, Allahü teâlânin begendigi yolda bulunmaya davete ve nasihat etmeye basladi. Bir gün kendini nurlarin kapladigini gördü. Bu hal nedir diye sorunca, Resulullah efendimiz Allahü teâlânin sana verdigi yüksek dereceyi tebrik etmeye geliyor, denildi. Nurun git-gide çogaldigi bir anda Resulullah efendimiz görünerek bir elbise verdiler. Sonra; “Bu, kutubluk denilen velilere ait evliyalik elbisesidir.” buyurdular.
Abdülkadir Geylani hazretleri tasavvuf bilgilerini herkesin anlayacagi sekilde sundu. Peygamber efendimizin bereketiyle sözleri gayet tatli ve tesirli idi.
Birgün, minberde oturmus vaaz ediyordu. Birden süratle en son basamaga indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevazi bir sekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çikti. Eski yerine oturdu ve vaazina devam etti. Oradakilerden birisi, ne oldu diye sual edince; “Ceddim Resulullah’i gördüm. Geldi ve minber önünde durdu. Haya edip, son basamaga indim. Kalkip, gitmeye baslayinca, bana yerime oturmami ve insanlara vaaz etmemi emr etti, dedi.
Sohbetlerinde bazan birkaç kisi cosarak kendinden geçerdi. Haftada üç gün, cuma, sali ve pazartesi gecesi halka vaaz ederdi. Vaazinda, âlim ve evliyadan zatlar da bulunur, hepsi büyük bir huzur içerisinde dinlerlerdi. Kirk sene böyle devam etti. Ders ve fetva vermeye yirmi sekiz yasinda baslamis olup, bu hal altmis yasina kadar devam etti. Huzurunda Kur’an-i kerim tegannisiz gayet sade, tecvide riayetle okunurdu. Dört yüz âlim onun anlattiklarindan notlar tutar, izdiham, kalabalik sebebiyle birbirlerinin sirtlarinda yazarlardi. Sorulan suallere gayet açik ve doyurucu cevaplar verirdi.
Derin ilim sahibi idi. On üç çesit ilimde ders verirdi.
Önce lazim olan din bilgilerini ögrenmeyi tavsiye ederdi. Cubbai ismindeki bir zat anlatir:
Evliyanin hayatindan ve sözlerinden bahseden arabi Hilyet-ül-Evliya kitabini birisinden dinlemistim. Kalbim yumusadi ve halktan uzaklasip yalniz ibadetle mesgul olmak istedim. Gidip Abdülkadir Geylani’nin arkasinda namaz kildiktan sonra huzurunda oturdum. Bana bakip; “Eger inzivaya çekilmek istersen, önce ilim, sonra da yetismis ve yetistirebilen rehber zatlarin, yani mürsid-i kamillerin huzurunda edeb ögren. Daha sonra inzivaya, yalniz ibadete basla. Yoksa, ibadet ederken dinde bilmedigin bir seyi ögrenmek icabeder de, yerinden ayrilmak durumunda kalirsin.” buyurdu.
Bagdad’in ileri gelen âlimleri, herbiri bir mesele sorup imtihan etmek için huzuruna gelip oturdular. Bu esnada Abdülkadir Geylani hazretlerinin gögsünden ancak kalb gözü açik olanlarin görebildigi bir nur çikti ve âlimlerin gögsünden geçip gitti. Âlimleri bir hal kaplayip, Abdülkadir Geylani hazretlerinin ayaklarina kapandilar. Bunun üzerine onlari tek tek bagrina basti ve simdi suallerinizi sorun buyurdu. Her biri suallerini sorup, hemen cevabini aldi. Onlara; “Size ne oldu böyle?” denildiginde; “Huzurunda oturdugumuzda, bütün bildiklerimizi unuttuk. Bizi bagrina basinca unuttuklarimizi tekrar hatirladik. Suallerimizi sorunca, öyle cevaplar aldik ki, hayrette kaldik.” dediler.
Ebu Sa’id Kilevi söyle anlatmistir:
Ben, Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin meclisinde iken, Resulullah efendimizi ve enbiyayi gördüm. Melekler onun meclisine gelmek için bölük bölük gök yüzünden inerlerdi. Bir defasinda da Hizir aleyhisselami görmüstüm. “Her kim dünyada kurtulusa ermek ve saadete kavusmak isterse, Seyh Abdülkadir’in meclisine devam etsin!” buyurmustu.
Ibn-i Kudame söyle söylemistir:
“1166 (H.561) yilinda Bagdad’a girdigimizde, Abdülkadir-i Geylani hazretlerini ilmin zirvesine yükselmis gördük. O, ilmi ile amel eder, kendisine sorulan çetin sorulara doyurucu cevaplar verirdi. Bütün güzel huylara ve üstün vasiflara sahipti. Onun gibi bir zata daha hiç rastlamadik.”
Abdülkadir Geylani hazretleri felsefe ile mesgul olmayi hos görmezdi, ondan men ederdi. Felsefenin kaynagi akildir. Filozof, çesitli bilgileri düzene koyarak madde, hayat, yaratilis, dünya ruh, alem, ölüm ve sonrasi gibi konulara aklina dayanarak cevaplar bulmaya çalisir. Bunu yaparken buldugu cevaplarin Allahü teâlâ tarafindan gönderilen dinlere uyup uymamasina bakmaz. Bu sebeple dogru yoldan ayrilirlar. Felsefecilerin ortaya koydugu bilgiler, gerek fen bilgilerinin degismesi, gerekse sonra gelen filozoflarin öncekilerden farkli düsünmesi sebebiyle ya kismen yahut tamamen degisir. Bu itibarla sonra gelenler önce gelenleri daima tenkid etmekle veya onlarin felsefelerini yikmakla ise baslarlar. Akil yalniz basina yol gösterici degildir. Dinin rehberligine muhtaçtir. Yoksa sapitir. Bunun için din büyükleri itikadin bozulabilecegini bildikleri için, felsefe ile ugrasmaktan men etmislerdir. Nitekim Ibn-i Sina ve Farabi gibi zatlar felsefecilerin kitaplari ile çok mesgul olduklarindan sapitmislardir.
Çok sabirli idi. Talebelerinin suallerini kizmadan cevaplandirir, dersi geç anlayanlara sabirla anlatirdi. Ubey isminde, anlatilanlari zor kavrayan bir talebe vardi. Bir gün ders sirasinda Ibn-üs-Semhal isminde bir zat gelmisti. Abdülkadir Geylani hazretlerinin onun dersi geç anlamasina karsi gösterdigi tahammüle hayran kaldi. O talebe dersini alip çiktiktan sonra, gösterdigi sabra hayret ettigini söyleyince, Abdülkadir Geylani hazretleri; “Bir hafta daha yorulacagim, ondan sonra vefat edecegim.” buyurdu. Dedigi gibi bir hafta sonunda vefat etti.
Abdülkadir Geylani hazretleri heybetli idi. Az konusur, çok sükut eder, konustugunda gayet cazib, açik ve net konusurdu. Sahsi için kizmaz. Din hususunda asla taviz vermezdi. Misafirsiz gece geçirmezdi. Zayiflara yardim eder, fakirleri doyururdu. Isteyeni geri çevirmez, iki elbisesi varsa, mutlaka birini isteyene verirdi. Yaninda oturanlarda; “Ondan daha kerim ve lütufkar kimse olamaz.” kanaati hakim olurdu. Sevdiklerinden biri gurbete çiksa, ondan haber sorar, sevgi ve alakasini muhafaza ederdi. Kendisine kötü davrananlari affederdi. Kötülüklere dalmis çok kimse, hirsiz ve eskiya onun vasitasiyla tövbe etti. Köleleri satin alip, azad ederdi. Verdigi sözü tutar,kimseye karsi kötülük düsünmezdi. Ambarinda helalden kazandigi bugday bulunurdu. Hizmetçisi, kapida ekmek elinde durur ve halka söyle seslenirdi:
“Yemek isteyen, ekmek isteyen, yatmak isteyen kimse yok mu? Gelsin!”
Kendisine hediye gelse, yanindakilere dagitir, bir kismini da, kendisine ayirirdi. Hediyeye, mutlaka karsilik verirdi.
Fakirlerin ve dervislerin nafakasini satin almak için, vazifeli hizmetçilerinin, bir baska isi olsa, yahut hastalansalar, kendisi çarsiya çikar, ceddi Resulullah efendimize sallallahü aleyhi ve sellem uyarak, ev için lüzumlu seyleri satin alirdi. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el degirmeninde bugday ögütür, hamur yapar, ekmek pisirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyarete gelenlere saygi gösterir, tevazu ederdi. Çok günler, et ve yag yemezdi. Bir gün yedi çocuk, ellerinde yarimsar dirhem ile gelip, her biri yarim dirhemini eline koydu ve satin aldirmak istedikleri seyleri söylediler. Çarsiya gidip, istedikleri seyleri satin alarak getirip çocuklara verdi. Gönüllerini hos etti.
Sikintisi ve dilegi olanlar onu vesile ederek, araya koyarak Allahü teâlâya dua ettiklerinde dileklerine kavusurlardi. Buyururdu ki:
“Sikintida olan bir kimse beni vesile edip Allahü teâlâya yalvarsa derhal sikintisi gider. Siddet aninda her kim benim ismimi ansa derhal rahata kavusur. Abdülkadir Geylani’nin hürmetine diyerek, her kim Allahü teâlâdan dilekte bulunursa, derhal isi görülür.”
Bir defasinda; “Iyi müridlerin hali malum, ya kötülerinki ne olacak?” diye sorduklarinda; “Iyi olanlar kendilerini bize adamislardir. Kötülere gelince biz de kendimizi onlari kurtarmak için adadik.” buyurdular.
Cinler de kendisinden çekinir, itaat edip sözünü dinlerlerdi.
Duasi makbul idi. Bagdad halkindan biri ona gelerek; “Babami rüyada azab içerisinde gördüm. Bana Seyh Abdülkadir’e git, bana dua etsin. Belki Allahü teâlâ beni azapdan kurtarir.” dedi. Bunun için sana geldim. Babama dua ediverin de azaptan kurtulsun.” dedi. Abdülkadir Geylani hazretleri sükut buyurdu. Bir sey söylemedi. O sahis ikinci gece babasini rüyasinda yesil bir cübbe içerisinde neseli neseli görünce hayret edip; “Baba, dün azab içindeydin, bugün ise neselisin. Sebebi nedir?” diye sordu. Babasi; “Seyh Abdülkadir bana dua etti. Allahü teâlâ onun duasi hürmetine beni azaptan kurtardi.” dedi.
Onu gören tesiri altinda kalir, mübarek biri oldugunu hisseder, kalbi kati ise, yumusardi. Cuma günleri camiye giderken, halk onu görmek için sokaklari doldururdu.
Kendisi hakkinda kötülük düsünene merhamet eder, onun iyiligini isterdi.
Çilesini çekmeden yüksek mertebelere ulasilamayacagini söylerdi.
Bir kadin, çocugunu Abdülkadir-i Geylani hazretlerine getirip; “Oglumun kalbini size tutulmus gördüm; bana hizmetinden onu azad edip, size getirdim.” dedi. Seyh hazretleri bu genci yanina aldi. Ona nefsin istemediklerini yapmasini emretti. Tarikatta süluke baslatti. Bu sekilde devam ederken, bir gün annesi çika geldi. Oglunu, az yemek ve uyumak sebebiyle, zayif ve sararmis, arpa ekmegi yer halde buldu. Bu hal ona dokundu. Çocugunu birakip, Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin yanina girdi. Seyh hazretleri oturmus, tavuk yiyordu. “Efendim, siz burada tavuk yersiniz, benim oglum ise, arpa ekmegi yer.” dedi. Seyh bunu duyunca, elini, tavuk kemiklerinin üzerine koyup; “Kum bi-iznillah!” yani Allahü teâlânin izni ile kalk, diril! buyurdu. Tavuk hemen dirildi. Seyh, kadina hitaben; “Senin oglun böyle oldugu zaman, diledigini yesin!” buyurdu.
Ebü’l-Hacer Hamid Hirani anlatiyor:
Bir gün Abdülkadir Geylani hazretlerinin medresesine gittim ve huzurunda oturdum. Bana; “Ey Hamid! Bir gün gelecek meliklerin, sultanlarin minderinde oturacaksin.” buyurdu. Aradan epeyce zaman geçip, Hiran’a dönünce, Sultan Nureddin beni çagirip yanina oturttu ve evkaf bakani yapti. O günden beri devamli Abdülkadir Geylani hazretlerinin o sözünü hatirlarim.
Her zaman gizli açik kerametleri görülürdü. Abdülkadir Geylani hazretleri buyurur ki:
“Kerametler ancak bir hayir, hikmet için gösterilir. Kerametini gizlemeyen dünyaya düskündür. Bana talebe olan yahut evladimdan ve halifelerime bagli olup, keramet derecesine ulasip, maksatsiz keramet izhar edenin yüzü iki dünyada kara olur.”
Abdülkadir Geylani hazretlerinin insanlari gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesile olan pekçok sözü vardir. Bunlardan bazilari sunlardir:
“Insanlara rehberlik eden kimsede su hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz. Kusurlari örtücü ve bagislayici olmasi, sefkatli ve yumusak olmasi, dogru sözlü ve iyilik yapici olmasi, iyiligi emredip, kötülüklerden men edici olmasi, misafirperver ve geceleri insanlar uyurken ibadet edici olmasi, âlim ve cesur olmasi.”
“Sükrün esasi, nimetin sahibini bilmek, bunu kalb ile itiraf etmek ve dille söylemektir.”
“Büyük âlimlere tabi olunuz; bid’at yoluna, dinde olmayip, sonradan çikarilan seylere sapmayiniz. Itaat ediniz, muhalefet etmeyiniz. Sabrediniz, sizlanmayiniz. Sabit kaliniz, ayrilip dagilmayiniz. Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz. Özünüzü günahdan temizleyiniz, kirletmeyiniz. Hele Rabbinizin kapisindan hiç ayrilmayiniz.”
“Kalb dünya arzularindan birine bagli kaldigi ve geçici lezzetlerden birinin pesine takilip gittigi müddetçe, imkani yok, ahireti sevmis olamaz.”
“Mümin, insanlara karsi yüzünden sevinçli oldugunu gösterir. Fakat kendi mahzundur. Peygamber efendimiz; “Müminin sevinci yüzündedir. Halbuki kalbi mahzundur.” buyurmaktadir. Müminin tefekkürü, düsünmesi, aglamasi çok, gülmesi azdir. Tebessümü ile kalbindeki hüznü gizler. Disarida geçimini temin etmekle ugrasiyor görünür, kalbi Rabbini anmakla mesguldür. Çoluk çocugu ile ugrasiyor görünür, kalbi Rabbi iledir.”
“Insanlara gösteris için amel yapip, sonra da bunu Allahü teâlânin kabul etmesini istemek yakisir mi? Hirsi, simarikligi, azginligi ve dünyaya düskünlügü birak. Sevincini ve neseni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Peygamber efendimiz baskasinin kalbini ferahlandirmak için tebessüm buyururlardi.”
Ilk önce yapilmasi lazim olan seyler hususunda:
“Mü’minin, en önce farzlari yapmasi lazimdir. Farzlari bitirdikten sonra, vacib ve sünnetleri yapar. Ondan sonra, nafilelerle mesgul olur. Farz borcu varken sünnet ile mesgul olmak, ahmakliktir. Farz borcu olanin, sünnetleri kabul olmaz. Hz. Ali’nin rivayet ettigi hadis-i serifte, Resulullah efendimiz buyuruyor ki: “Üzerinde farz borcu olan kimse, kazasini kilmadan nafile kilarsa, bos yere zahmet çekmis olur. Bu kimse, kazasini ödemedikçe, Allahü teâlâ, onun nafile namazlarini kabul etmez.” Mümin, bir tüccara benzer. Farzlar onun sermayesi, nafileler de kazancidir. Sermaye kurtarilmadikça, kazanci olamaz.” buyurdu.
Kötü arkadaslardan uzak olmayi tavsiye eder, söyle buyururdu:
“Kötü arkadaslari terket. Onlara sevgi duyma, salihleri sev. Yakinin bile olsa, kötü arkadastan uzak dur. Uzak bile olsa, iyi arkadaslarla beraber ol. Kimi seversen, seninle onun arasinda bir yakinlik hasil olur. Bu bakimdan, sevgi besledigin kimsenin kim olduguna iyi bak.
Ey ogul! Kötü kimselerle düsüp kalkman, seni, iyi kimseler hakkinda kötü zanna düsürür. Allahü teâlânin kitabinin ve Resulünün sünnet-i seniyyesinin gölgeleri altinda yürü, felah bulur kurtulusa erersin.”
Ey ogul! Senin düsüncen, yiyecek, içecek, giyecek ve dünya lezzetleri olmasin. Bütün bunlar, nefsin ve insan tabiatinin istedigi seylerdir. Kalbin düsüncesi nerede, nefsin ve tabiatin istekleri nerede? Kalbin düsüncesi Allahü teâlâdir. Senin düsüncen, Rabbin ve O’nun katinda bulunan nimetler olmalidir. Dünyadan (haram ve süphelilerden) ne terkedersen, mutlaka bunun karsiliginda ahirette ondan daha hayirlisi vardir. Ömründe sadece su içerisinde bulundugun günün kaldigini farz et de ahiret için hazirlik yap.”
Faydasiz seyleri birakmak hususunda:
“Ey zavalli! Sana fayda vermeyen seyler hakkinda konusmayi birak. Dünya ve ahirette sana fayda verecek islerle ugras. Bos islerle ugrasmayi birak. Kalbinden dünya düsüncelerini çikar. Çünkü yakinda dünyadan alinacak, ahirete götürüleceksin. Dünyada rahat ve hos bir hayat arama. Resul-i ekrem; “Hayat, ahiret hayatidir” buyurdu.”
Iyi zan sahibi olmak hakkinda:
“Müslümanlar hakkinda iyi zan sahibi ol. Onlar hakkinda niyetini düzelt. Her türlü hayir isi yapmaya kos. Bilmedigin hususlarda ahireti düsünen âlimlere sor.”
Dua hakkinda:
“Allahü teâlâdan dünya ve ahiretin hayirlarini iste. Sakin; “Ben istiyorum. Fakat Allahü teâlâ vermiyor, ben de bundan sonra istemeyecegim.” deme. Duaya devam et. Eger istedigin sey ezelde senin için takdir edilmis ise, Allahü teâlâdan istedikten sonra, Allahü teâlâ onu sana gönderir. Eger istedigin o rizik ezelde senin için takdir edilmemis ise, Allahü teâlâ seni o seye muhtaç kilmaz ve kendinden gelenlere riza gösterme nimetini ihsan eder. Eger Allahü teâlâ senin için fakirlik ve hastalik dilemis ise, sen de Allahü teâlâya fakirlikten ve hastaliktan kurtulman için yalvarirsin. O zaman Allahü teâlâ sana razi ve memnun olacagin bir hal verir. Eger, ezelde borçlu olmak takdir edilmisse ve sen de borçtan kurtulmak için dua edersen, Allahü teâlâ alacakliyi sana kötü muamele etme halinden vaz geçirir. Hatta borcundan azaltma veya hepsini bagislama haline çevirir. Eger dünyada borçlu halden kurtarmazsa buna karsilik sana bol sevap verir.
Ahiret islerini önce yapmak hususunda:
“Ahireti sermayen, dünyayi bu sermayenin kazanci yap. Zamanini, önce ahireti elde etmek için sarf et. Geri kalan vaktini, geçimini temin için harca. Sakin dünyani sermaye, ahiretini onun kâri seklinde yapma. Böyle yaparsan, dünyadan artan zamanini, ahiretin için sarf edersin. Bu zaman zarfinda namazlarini kilmaya çalisirsin. Fakat çabucak kilayim diye, rükünlerine riayet etmezsin. Sonra dünya islerinden dolayi yorulur ve bitkin düsersin. Geceleri kaza namazi kilmaya firsat bulamazsin. Yorgunluktan ölü gibi yatar, gündüz de faydasiz olursun. Nefsine, heva ve istegine hatta seytana tabi olursun. Ahiretini dünyaya karsilik satarsin. Nefsinin kölesi ve onun binegi olursun. Halbuki sen, nefsine binmek, onu yalanlayip tekzib etmek ve selamet yoluna sokmakla emrolunmussun. Bunlar ahiret yolu, Rabbine taat yoludur. Sen, nefsinden gelen istekleri kabul etmekle, kendine zulmettin. Ipini onun eline verdin. Isteklerinde, lezzetlerinde, hevasinda ona uydun. Sonunda dünya ve ahiretin hayirlisini kaçirdin. Dünya ve ahiretini zarara soktun. Böyle olursa, Kiyamet günü din ve dünya bakimindan insanlarin en müflisi ve en zararlisi olursun. Nefsine uymakla, dünyadan fazla bir seye ulasamadin. Eger nefsini ahiret yoluna çekseydin, ahiretini esas ve sermaye kabul etseydin, dünya ve ahiretini kazanirdin. Nefsin kötülüklerinden korunur, iyilerden olurdun. Eger dünyaya ragbet etmeyerek, kötülüklerden uzak kalarak Allahü teâlâya itaat edersen, Allahü teâlânin has kullarindan olursun.”
Yapilan nasihati kabul etmek hakkinda:
“Kardesinin sana yaptigi nasihati kabul et. Ona muhalefet etme. Çünkü o, senin kendinde göremedigin seyleri görür. Bunun için Resul-i ekrem; “Mümin, müminin aynasidir.” buyurmustur. Mümin, din kardesine yapmis oldugu nasihatlerde samimidir. Onun göremedigi seyleri bildirir. Ona, iyilikler ve kötülükler arasindaki farki gösterir. Ona, lehinde veya aleyhinde olan seyleri anlatir.”
Acele etmemek hususunda:
“Acele etme. Acele eden, ya hata yapar veya hatali duruma yakin olur. Agir ve temkinli hareket eden, o iste ya isabet kaydeder veya isabet etmeye yaklasir. Acele seytandandir. Agir ve temkinli hareket etmek. Allahü teâlâdandir. Umumiyetle aceleye sebep, dünyalik toplama hirsidir. Kanaat sahibi ol. Kanaat bitmeyen bir hazinedir.”
Gaflet hakkinda:
“Allahü teâlâdan hakkiyla haya ediniz. Gaflette olmayiniz. Zamaniniz, zayi olup gidiyor. Halbuki siz, yiyemeyeceginiz seyleri toplamak, ulasamayacaginiz seylerin pesinde kosmak, oturamayacaginiz binalari kurmakla mesgul oluyorsunuz. Bütün bunlar size, Rabbinizin huzurunda hesap vermek için duracaginizi unutturuyor. Halbuki Allahü teâlâyi anmak, ariflerin kalblerinde yerlesir. Onlarin kalblerini kusatir. Onlara, Allahü teâlâyi hatirlamaya mani olan her seyi unutturur.”
Allah için yapilmayan isler hakkinda:
“Senin dilin güzel ve tatli; yüzün ise kötülüklerden kurtulmus gibi gülüyor, ya kalbinin hali nasil? Cemaat içinde iyi görünüyorsun, ya yalniz iken, yaninda kimse yok iken nasilsin? Göründügün gibi degilsin. Sen namaz kildigin, oruç tuttugun, hayir isleri yaptigin zaman, eger bunlari sirf Allahü teâlânin rizasini gözeterek yapmazsan, nifak üzere ve Allahü teâlâdan uzak olacagini bilmiyor musun? Simdi Allah için yapmadigin bütün islerin, bütün sözlerin, adi ve bayagi niyetlerin için tövbe et.
Insanlara gösteris için, onlarin rizalarini almak için amel yapip, sonra da bunu Allahü teâlânin kabul etmesini istemek yakisir mi? Hirsi, simarikligi, azginligi ve dünyaya düskünlügü birak. Sevincini ve neseni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Çünkü sen, hüzün evinde ve dünya hapishanesindesin. Resul-i ekrem daima tefekkür ederdi. Sevinçleri az, hüzünleri çoktu. Az gülerdi. Sadece baskasinin kalbini ferahlandirmak için tebessüm buyururlardi.”
Allahü teâlânin sevgisinde samimiyetin nasil belli oldugu hususunda:
“Kulun Allahü teâlâyi sevmesinde samimi olup olmadigi, basina bela ve musibet geldigi zaman ortaya çikar. Bela ve musibet geldiginde sabir ve sükun halini muhafaza edebiliyorsa, o gerçekten Allahü teâlâyi seviyor demektir. Musibet ve fakirlik zamaninda sebat gösterebilmek bu sevgiye delil ve alamet yapildi. Birisi Peygamber efendimize; “Ben seni seviyorum.” deyince; “Fakirlik için bir elbise hazirla.” buyurdu. Bir baskasi gelip Peygamber efendimize; “Ben Allahü teâlâyi seviyorum.” deyince; “Bela için elbise hazirla.” buyurdu.”
Sabir ve tahammüllerin karsiliksiz kalmayacagina dair:
“Halinizden sikayette bulunmayin. Sabredin, feryat etmeyin. Dogruluk üzere devam edin. Isteyin, istemekte bikkinlik göstermeyin. Içinde bulundugunuz istenmeyen hallerden dolayi ümitsizlige düsmeyin. Daima ümitli olun. Birbirinize düsman degil, kardes olun. Birbirinize bugz etmeyin.
Allahü teâlâya, rizasi için yapilan sabirlar ve tahammüller, asla karsiliksiz kalmaz. Onun için bir an olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrin mükafatini görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabiyla meshur olan, bu lakabi, bir anlik cesareti neticesinde kazanmistir. Allahü teâlâ Kur’an-i kerimde mealen; “Süphesiz ki, Allah sabredenlerle beraberdir.” buyuruyor (Bekara suresi: 153)
Hayati firsat bilmeye dair:
“Hayatta oldugunuz müddetçe, ömrü firsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapisi kapanacak, bu dünyadan ayrilacaksiniz. Gücünüz yettigi müddetçe hayirli isler yapmayi ganimet biliniz. Tövbe kapisi açikken ve elinizde bu imkan varken bunu firsat biliniz. Tövbe ediniz. Dua etmeye imkaniniz varken, dua ediniz. Salih kimselerle beraber olmayi firsat biliniz.”
Kabir ziyaretine dair:
“Kabirleri ziyaret ediniz. Salih kimseleri de ziyaret ediniz. Hayirli isler yapiniz. Böyle yaparsaniz, her seyiniz düzelir.”
Günahlardan sakinmak hususunda:
“Mümin kimse küçük günahlari da büyük görür. Peygamber efendimiz; “Mümin kimse, günahini dag gibi görüp, kendi üzerine düseceginden korkar. Münafik ise, günahini burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür.” buyurdu.”
Hasedin, Allahü teâlânin gazabina sebep olacagi hususunda:
Ey mümin! Ne oluyor ki, seni, komsunu; yemede, içmede, giymede ve baska seylerde kiskanir görüyorum. Bu nasil is? Bilmiyor musun ki, bu senin imanini zayiflatir. Mevlanin yaninda kiymetin kalmaz. Seni, Allahü teâlânin gazabina ugratir. Peygamber efendimiz; “Allahü teâlâ, hasetçi kimse nimetimin düsmanidir,” buyurdu.” diye bildirmistir. Resul-i ekrem bir hadis-i serifte; “Ates odunu yiyip bitirdigi gibi, haset de iyilikleri yer.” buyurdu. Sen, haset ettigin kimseyi, hangi ve ne hususta haset ediyorsun. Onun kismeti için mi, yoksa kendi kismetin hususunda mi haset ediyorsun? Eger onu, Allahü teâlânin ona kismet olarak verdigi seyde haset ediyorsan, ona haksizlik etmis olursun. Haset ettigin kimse, Allahü teâlânin kendisi için takdir ve taksim ettigi nimetin içerisinde bulunmaktadir. Sen onu, Allahü teâlânin bu ihsanindan dolayi haset etmekle, ne kadar haksizlik ve cimrilik yaptigini, ne kadar akilsizlik ettigini biliyor musun? Eger onu, sana takdir edilenin onun eline geçeceginden endise ederek kiskaniyorsan, bu senin çok cahil oldugunu gösterir. Çünkü senin kismetini baskasi yiyemez. Muhakkak ki Allahü teâlâ sana zulmetmez. Allahü teâlâ senin için takdir ettigini, sana nasip olarak verdigini, senden alip baskasina vermez.
Abdülkadir Geylani hazretlerinin yazmis oldugu pekçok kiymetli eserlerinden bazilari: 1) Günyet-üt-Talibin, 2) Fütuh-ul-Gayb, 3) Feth-ur- Rabbani, 4) Füyuzat-i Rabbaniyye, 5) Hizb-ül-Besair, 6) Cila-ül-Hatir, 7) El-Mevahib-ur-Rahmaniyye, Yevakit-ül- Hikem, 9) Melfuzat-i Geylani, 10) Divanu Gavsi’l A’zam’dir