İNSAN VE
ŞEYTAN
İblis öncelikle mü'mine düşman olmakla birlikte, gerçekte tüm insan neslinin karşısındaydı. Sadece inanan ve inancının gereğini yaşayanların değil, inanmayanların da, inancının gereğini yaşamayanların da yakasını bırakmıyordu. Çünkü İblis, kendi helakini insanın varlığına bağlamaktaydı. Âdem yaratılmadan önce yeri rahattı.
Âdem'in yaratılmasıyla fena bir imtihan başına çökmüştü. Kendisi gibi mahluk olan birine secde etmesi istenmişti ondan. Emreden herhangi biri değildi. Kendisini yaratandı aynı zamanda. Yine de bu emri kibrine yediremeyerek secde etmemiş, Âdem'e secde emrinde isyana düşmüş ve insan neslini kendine düşman ilan etmişti.
İnsan neslinin karşısındaydı İblis. İki
sarhoş kavga ettiği zaman onun üzüldüğünü düşünebiliyor muydunuz?
Büyük ihtimalle ellerini ovuşturarak başardığı işin zevkini çıkarıyor
olacaktı. İki kavim savaşmış olsun, iki nesil, iki ülke..
Ya da nesiller ülkeler savaşsın.. Zehirlemekten aldığı lezzetinin
artmasından başka ne fark ederdi onun için?
Yaptığı işlerin dehşetli sonuçlarına bakılırsa, hırsla sarıldığı bu
işin sonunda insan nesli tamamen helâk olmadan tatmin olması pek mümkün değil
gibi görünüyordu. Acaba yeryüzünde onun uğursuzluğunu tatmamış, onun şerrinden
nasibini almamış bir tek insan var mıydı?
Tecrübeliydi.. Hz. Âdemden beri yeterince
tecrübe edinmişti. Ne istediğinin ve neyi istemediğinin farkındaydı.
İnsanı istemiyordu. İnsanın lemlerin Rabb'inin huzurunda ikram edilir,
kerim bir makam sahibi olmasını istemiyordu.
Secde etmemişti ve bu isyanını Âdem'in kalitesizliğiyle, önünde
eğilmeye layık biri olmamasıyla açıklamıştı.
"Ben hiç balçıktan yarattığın birine secde eder miyim?"
(1)"ben ondan hayırlıyım" (2)demişti! Önünde eğilmesi gereken
asıl şeyin kendisini Yaratan'ın emri olduğunu, secde etmesi istenen
şeyin ise sadece bir perde olduğunu fark edememişti. Fark ettiği zaman ise yine
kibrine yenik düşmüştü. Mühlet istemişti, fakat bu mühleti kendiyle yüzleşip
nerede hata ettiğini sorgulamak için değil de, kendisini yoktan var eden ve
ikram eden Rab'bini yalan çıkarmak için istemişti.
Zât'ı Akdes ise yalan söylemezdi, bunu da
biliyordu İblis. Söz verir sözünden dönmezdi. O'ndan mühlet sözü aldıktan
sonra, Zât'ı Akdes'in verdiği sözden geri dönmeyeceğini bildiği için gizlediği
niyetini hemen açığa vurmuştu.
"Beni saptırmana yemin ederim ki, onları sana ulaştıracak olan
yolunun üzerine oturacağım. Onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve
sollarından sokulacağım.. Ve, sen onların çoğunu kendine şükreder
bulamayacaksın"(3) demişti. Bu derinlerde gizli iddiasını hemen
gerçeklemeye koyulmuştu. Hz. Âdem ile Havva'nın, cennetten indirilmelerine
sebep olan hilesi, ilk desisesi, ilk planıydı.. başarmıştı da...(4)
Bu ilk planında, Âdem ile Havva'ya
verilmiş olan beka hislerini kullanmış, bu hisleri bir maddeye, bir yasak ağaca
yönelterek bekâyı, sonsuzluğu onun verebileceğini Âdem ile Havva'nın
zihinlerine sokuşturmuştu. (5) Böylece onları neredeyse bâki lezzetlerden
etmişti. Bu hile bundan sonra İblis'in en geçerli, en gözde hilesi olacaktı.
Reklamını yaptığı her şeyi, sanki ona ulaşıldığı zaman mutlak, gölgesiz
lezzetlere ulaşılmışçasına tatmin olunacakmış gibi sunuyor; sonsuzluk, sanki
onun yanı başındaymışçasına lanse ediyordu.
Muhatabında ise buna karşılık verecek sonsuzluğa, bekâya aşık hisler
zaten hazırdı. Aldanacaktı insan ve aldanıyordu.. Aldanarak o metanın peşine
düşen ise ne yazık ki, aldandığını fark ettiğinde iş işten neredeyse geçmiş
oluyordu. Büyük zamanlar harcanmış, hisler, duygular o gerçek anlamda hiç bir
değeri olmayan metanın peşinde törpülenmiş, tüketilmiş oluyordu. Yaşanan hayal
kırıklıkları beraberinde ümitleri de alıp götürüyordu
Zihinler paraya, mala mülke boğulmuştu.
Oysa insan paranın beş para etmediği; malın, mülkün geridekilerin kavgasından
başka bir fayda sağlamadığı bir sona doğru gitmedeydi. En güzel hisler, kalpler
makamların, mevkilerin ardında, arasında törpüleniyor, zulümlere bulaşıyordu.
Oysa tüm bu onurlu(!) makamlar, şatafatlar, kokuşmakta olun bir cîfe, üzeri
örtülen
bir çukurla sonlanıyordu. Güzeller ve güzellikler yaşantıların tarifi
haline gelmişti. Oysa kalpleri yaralayan,
dağıtan ve zihinleri uyuşturan bir güzellik, gerçekte ne kadar güzel
olabilirdi? Hem bastığı yerlere dönmeyecek bir ayak, tuttuğu şeylerin çamuruna
inkılâp etmeyecek bir el, akmayacak bir göz, dağılmayacak bir yüz yoktu..
Bu akan kanların, uyuşan zihinlerin, dağıldıktan sonra kinle dolarak toparlanmış kalplerin, firavunlaşan enelerin, gerçeğe değil, hakka değil hevâya tabi olmaların, isyana yönelmiş vicdanların, unutulan hayatî gerçeklerin, bu unutmuş, unutulmuş hayatların.. yaşanan tüm bu manevî karanlığın bu zulümlerin arkasında ise bir tek isim vardı: İblis!.. Salih Ozayturk
Şeytan'ın İnsan Vücudunda Dolaşması
Peygamberimiz (s.a.v) in bazı hadislerinde şeytanın insanoğlunun vücudunda damarlarında kanın dolaştığı gibi dolaştığını belirtmektedir. bundan maksat bazı alimlerin dediği gibi, şeytanın insan vücudunda dolaşma gücüne sahip olması ve insandan ayrılmaması veya diğer bazılarının dediği gibi, bu bir teşbihtir ki, şeytanın insan vücudunda dolaşıp hayat veren kan gibi, alyuvarlar ve akyuvarlara binip dolaştığı söylenir. Bu dolaşmadan maksadı, insanı vesvese vererek saptırmak yahut da birtakım hastalıklara sebep o