
www.cinalemi.net.
sitesine hoş geldiniz
Ne mutlu Türk'üm diyene
![]()
|
|
|
İSLAMDA SİHİR HAKKINDA
a) Hindlilerin yolu: Yiyecek, içecek ve insanlarla ilişki konularında perhizler yaparak ruhu kuvvetlendirmeye dayanır. b) Nabt yolu: Nakışlar, heykelcikler, düğümler yapmak, tütsü yapmak suretiyle yıldızlara tesir esasına dayanır. c) Yunan yolu: Kurbanlar ve yakarışlar ile yıldızların rûhaniyetlerini harekete geçirmeye dayanır. d) İbrani, Mısır ve Arapların yolu: Özel olarak tertiplenen bir takım isimleri ve kelimeleri zikrederek cinleri celbetme ve bunlan engelleyen melekleri sihirleme esasına dayanır. e) Bazı kimyevi maddeler kullanılarak yapılan sihirler de vardır. (Elmalı'lı, ag. esr; s. 6162 vd.) İslâm dini, sihiri inkâr etmemiş, fakat yasaklamıştır. Kur'an-ı Kerim, firavunlar zamanında yapılan sihirler ile Babil'e gönderilen iki meleğin (Harut ve Marut) sihirle ilgilerinden bahseder. (el-Bakara: 2/102) . Felak ve Nâs surelerinin, Peygamberimiz (s.a.v.)'e karşı yapılmış bir sihir teşebbüsü üzerine geldiğini gösteren rivayetler vardır. Sihir itikadı bozduğu, tevhid inancına zarar verdiği, kontrolü mümkün olmadığı için kötüye kullanıldığı ve aldatma, iğfal, ızrar vâsıtası olduğu için haram kılınmış, sihirbazın felah bulmayacağı ifâde buyurulmuştur. (Tâhâ: 20/69) Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) sihir hakkında şöyle buyurmuştur: «(Ferdleri ve toplumu) mahveden yedi şeyden sakının! Sordular: — Bunlar nedir yâ Rasûlullah? Buyurdu: — Allah'a ortak koşmak, sihir, haksız olarak Allah'ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş günü düşmandan yüz çevirmek (kaçmak), mümin, habersiz, namuslu kadınlara iftira etmek.»
İnsana yönelik olarak tabiat üstü gizli güçlerin yardımı ve aracılığıyla belli bir maksadı gerçekleştirmek ve belli bir gayeye ulaşmak için uygulanan ve etkili olduğu kabul edilen eylem; bir şeyin veya olayın gerçek hüviyetinden uzak olarak başka bir halinin gösterilmesi. Sihir, İslâm'ın kesin olarak yasaklayıp reddettiği bir inanç ve işlem olup tabiat kuvvetleriyle insanlara bir takım etkilerin yapıldığı söylenen ilkel bir anlayış ve olgudur. Tevhid inancının insanların hayatından uzak kaldığı dönemlerde toplumların ilkel inançlara saplanmasıyla ve özellikle totem inancının yaygın olduğu kitleler arasında çeşitli göz boyama yollarıyla yapılan sihir, eski İran, Çin, Mezopotamya, Arap yarımadası, Mısır ve Hindistan'da rastlanan bir meslek haline getirilmiştir. Allah inancının ve sağlam düşüncenin zayıfladığı dönemlerde daha çok rastlanan bir olay olan sihir, bazı toplumlarda dinî törenlere bir inanç haline getirilmiş ve Allah'ın kudreti unutularak bir çok sihirbaz ve kâhinin sözleri geçerli kılınmıştır. İslâm'ın sihirbaz ve kâhinleri kınaması, insanları basit inanç ve düşüncelerle oyalayıp onları gerçek Allah inancından uzaklaştırarak ilkel ve akıl dışı anlayışlara sürüklemelerini engellemek içindir. Genellikle İslâm alimleri sihri şu kategorilere ayırmışlardır. Birincisi; tapınmaya ve yıldızların etkisine dayandırılan ve tılsım adı verilen daha çok Keldanilerin yaptığı sihir. Hz. İbrahim (a.s) bu inanç ve anlayış ile mücadele vermek ve yıldızlara tapınan bu insanları hidayete davet etmek üzere gönderilmiştir. İkincisi; ruh çağırma, ipnotizma ve benzeri yollarla insana etkili olduğu kabul edilen sihir. Bu sihri yapanlar insanları öldürmek ve diriltmek marifetlerinin olduğunu başkalarına telkin ile kabul ettirirler. Üçüncüsü, Ervah-ı arziyye denilen yer yüzündeki cinlerin gizli kuvvetlerinden yararlanarak yapıldığı ileri sürülen sihir. Genellikle cincilik olarak halk arasında yayılan ve cahil kimselerin itibar ettiği bir kandırmacadan ibarettir. Dördüncü çeşit sihir ise; herhangi bir olağanüstü yönü olmayan, sadece insanların idraklerini bir an için yanıltarak yapılan bir göz boyamadan ibaret olan sihirdir. Buna daha çok illüzyon denir. Beşinci sihir yolu da; olağan üstü işler yaptığına inanılan çeşitli aletlerle yapılan sihirdir. İnsanlar bu aletlerin özelliklerini bilmedikleri için, bunların bir el marifetiyle kullanılmasıyla olağan üstü işlerin becerildiği intibaını vermektedir. Hz. Musa'ya karşı içine cıva doldurulmuş hortum gibi bazı iplerin sıcak bir alana bırakılması sonunda cıvanın genleşmesiyle iplerin yılan gibi kıvrıldığı görülmekte ve bu hortumların yılana çevrildiği iddia edilerek insanlar aldatılmaktadır. Bu gibi oyunlar her zaman var olagelmiştir. Altıncı sihir oyunu da; çeşitli ilaçların ve kokuların kullanılmasıyla yapılan sihirdir. Bu gibi ilaç ve maddelerin kimyevî özelliklerini bilmeyen kitleler sihirbazın iş becerdiğine inanırlar. Yedinci sihir çeşidi de; İsm-i A'zam'ı bildiğini insanlara kabul ettirerek karşısındakileri psikolojik baskı ile cezbetmek suretiyle yapılan etkileşimle ortaya çıkarılan sihirdir. Bu, insanları kandırmakta başka bir şey değildir. Diğer bir sihir çeşidi de insanların gizli ve bilinmeyen yönlerini sahtekar ve gammazların yardımıyla öğrenen ve bu gizli yönlerini bildiklerini onlara ispatladığını söyleyenlerin yaptığı sihirdir. Bu da insanları aldatıp birbirine düşüren, birbirlerinin aleyhine kışkırtan ve aralarını bozan bir hokkabazlıktan başka bir şey değildir. Bütün bunlara bakıldığında sihir, hayal olan şeyleri gerçekmiş gibi göstermek suretiyle insanlar üzerinde aldatıcı bir tesir oluşturmaktan ibaret bir olaydır. Buna rağmen bir gerçek yönünün olduğu ve hakikaten etki yaptığı kabul edilmektedir. Bakara süresindeki (2/102.) âyet bunun bir gerçeklik payının olduğunu haber vermektedir. Ama ne olursa olsun İslâm, sihri yasaklamış, haram saymış ve buna inananları, kâfir kabul etmiştir. "Abdullah b. Ömer (r.a) şöyle diyor: "Bir gün iki kişi Rasûlüllah (s.a.s)'in huzuruna geldi. Bunlardan birisi, yaptığı konuşmayla cemaati hayrete düşürdü. Rasûlüllah (s.a.s), "Öyle konuşma vardır ki; sihir gibidir, insanı büyüler" buyurdu". Daha sonra şöyle diyor: "Bir gün böyle güzel bir konuşmayı başka bir kimse Halife Ömer b. Abdülaziz (r.a)'in huzurunda yaptı. Herkes bu konuşmadan sanki büyülendi. Halife bu olay üzerine: "Bu tip konuşmalar sihir gibidir, ancak helaldir" dedi. Kurtubî ise; "Sihir, hile ile bir şeyi örtmektir. Çünkü sihirbazlar hile ile bir takım şeyler yaparak sihir yapılan kimseye, bazı şeyleri olduğundan farklı gösterir. Serabın uzaktan su görünmesi gibi, sihir de gerçek dışıdır" demektedir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Şeytanların, Süleymanın mülk (ü saltanat ve nübüvveti) aleyhinde uydurup takip etlikleri şeylere (yalanlara) uydular. Halbuki Süleyman asla kâfir olmadı. Fakat o şeytanlar kafirlerdir ki insanlara sihri (büyücülüğü) ve Bâbil'deki iki meleşe, Hârut ve Mârut'a indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Halbuki onlar (o iki melek); "Biz ancak imtihan için gönderilmişizdir, sakın (sihir, büyü yapıp da) kâfir olma"demedikçe, hiç bir kimseye (sihir) öğretemezlerdi. İşte onlardan (o iki melekten koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğrendiler. Halbuki (sihirbazlar) Allah'ın izni olmadıkça onunla hiç bir kimseye zarar verecek değillerdir. Onlar ise kendilerini zarara sokacak, onlara fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onlar muhakkak biliyorlardı ki onu (sihri) satın alan (ona revac veren) kimsenin ahiretten hiç bir nasibi yoktur. Onların kendilerini cidden ne kötü şey mukabilinde satmış olduklarını bilmiş olsalardı. Eğer onlar (yahudiler, Peygambere ve Kur'an'a) iman edip de (sihir yapmak gibi günahlardan) sakınmış olsalardı, Allah katında (kazanacakları) sevab, (haklarında) elbet daha hayırlı olurdu. Eğer bunu bilselerdi" (el-Bakara, 2/102-103). Yahudiler, Hz. Süleyman devrinden kalma sihirle ilgili rivayetlere uydular. Oysa Hz. Süleyman sihirbaz değildi. Şeytanlar ise insanlara vesvese veriyorlardı ve sihri onlara öğretiyorlardı. Sihir iyice yaygınlaştı. Allah (c.c) bunun üzerine Bâbil'e, melek tabiatlı Hârut ve Mârut'u gönderdi. Bazı yahudi büyükleri bunlara uydular. Hârut ve Mârut sihri, kötü gayelerle kullanmak için değil, sihir ile mucize arasındaki farkı anlayabilmeleri için öğretiyorlardı ve öğretmeden önce de onları ikaz ediyorlardı. Ancak onların ikazları, sihri öğrenmek isteyenler tarafından dikkate alınmadı ve onu kötü gayeleri uğrunda kullanmaya başladılar. Görüldüğü gibi âyette; "Halbuki Süleyman asla sihir yapmadı " yerine, "Halbuki Süleyman asla kâfir olmadı" buyuruluyor. Bu da sihrin kötü ve çirkinliğini göstermektedir. Burada küfürden gaye, sihirdir. Ayrıca âyette "sihir" yerine "küfür" kelimesinin kullanılması, müfessirlerce halkı sihirden nefret ettirmek ve insanı küfre götürebilecek günahlardan olduğunu belirtmek içindir. Hârut ile Mârut'un sihir öğrettiği kişilere; "Biz ancak imtihan için gönderilmişizdir sakın (sihir, büyü yapıp da) kâfir olma" diye ikazda bulunmaları, sihrin küfre götüren sebeplerden olduğunu göstermektedir. Rasûlüllah (s.a.s)'da bir hadislerinde sihrin büyük günahlardan ve helak edici yedi şeyden biri olduğunu belirtmişlerdir. Yine Rasûlüllah (s.a.s); "Bir düğüme üfüren sihir yapmış olur. Sihir yapan da şirke girer" (Nesâi, Tahrimüd-Dem, 19) buyurmuşlardır. Kur'an-ı Kerim'de müslümanla sihirbazların şerrinden sığınmaları âyetle öğretilmiştir: "Düğümlere nefes eden büyücülerin şerrinden Allah'a sığınırım" (Felâk, 113/4). Ehl-i sünnet alimlerinin çoğunluğu sihrin varlığının ve tesirinin bulunduğunu belirtmişlerdir. Mu'tezile ise sihrin gerçekte olmadığını, onun bir aldatma ve saptırma ile el çabukluğu olduğunu belirtmişlerdir. Ulemanın çoğunluğu sihri öğretme ve öğrenmenin haram olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü Kur'an-ı Kerim sihri kötülemiş ve küfür olduğunu bildirmiştir. Fahreddin er-Râzî ve Âlûsî ile bazı âlimler sihr öğrenmekte fayda olduğunu söylemişlerdir. Bunlar da sihri bilmek suretiyle mucize ile arasındaki farkın anlaşılabileceği görüşünden hareket ederek bu hükme varmışlardır. Selef, sihirbazın öldürülmesinin farz olduğunda ittifak halindedir ve bazı Selef âlimleri Rasûlüllah (s.a.s)'ın: "Her kim falcıya, gaipten haber verene ve sihirbaza giderek onlardan bir şey sorar, söylediklerine inanır ve tasdik ederse kâfir olur" (Tirmizi, Tahare, 102; İbn Mace, Tahare, 122) hadisini delil getirerek, sihirbazın kâfir olduğunu belirtmişlerdir. İ.mam Ebu Hanife'ye göre sihirbazın küfrüne hüküm verilerek, tevbe etmesine dahi lüzum görülmeden öldürülmesi mübahtır. İmam-ı Şafii'ye göre, sihrinden dolayı sihirbazın küfrüne hüküm verilmez. Sihriyle bir müslümanı öldürmeye kalkarsa öldürülür. İmam Mâlik'e göre müslüman sihirbaz, sihir yaptığı takdirde kâfirdir ve öldürülür. Ehl-i kitaptan ise öldürülmez. İmam Ahmed b. Hanbel'e göre de, sihirbaz sihriyle adam öldürse de öldürmese de küfrüne hükmedilir. Ehl-i kitaptan olanlar, müslümana zarar vermedikçe, öldürülmezler. İbn-i Sücca ise "Sihirbazlarla ilgili hükümler, mürtedlerle ilgili hükümler gibidir" der. Yani üç defa aralıklı olarak tevbeye davet edilir, bu arada yaptığı işin kötülüğü anlatılır; tevbe etmediği takdirde öldürülür. Buna göre sihir vardır ve tesir edicidir demek mümkündür. Kim Kur'an yolunu terkederek sihir ve benzeri yollardan birine girerse, Allah (c.c)'ın rahmetinden uzaklaşır ve kâfir olur. Şâmil İA HELAL OLAN SİHİR Bir kadının kocasına yapmış oldugu sihir helaldır. Söyle ki kadın kocası eve gelmeden, evindeki malzemelerden kocasının sevdigi yemeklerden hazırlar, evi pis kokulardan temizler ve güzel kokular sürer, güzel elbiselerini giyip, süslenip, kocasını bekler, kocası eve gelince güler yüzle ve tatlı bir dil ile kocasına iltifatta bulunup gönlünü hos eder, istemese de kocasi onu yataga çagırdıgında istiyormus gibi davetine icabet eder, sabah namazından sonra yatmışlarsa erkenden kalkar sofrasını hazırlayıp kocasını tatli bir lisan ile çagırır, kaldırır, giderken de yolcu eder, iltifatla bulunur ise bu muamelesi ile kocasini kendine büyülemiş olur. Tabiki aynı şekilde erkekte hanımına güzel ve adaletli davranarak kendine hanımını büyüleyebilir. Insan ne kadar sert mizaçli olursa olsun bu tür davranıs ile karşısindakini yumusatır. Kocasini kendisine baglamak isteyen kadin sihrin bu çesidine bas vursun muvaffak olacaktir. Aksinde ise, huzursuzluk ve ayrilik vardir. İşte bu kısımda da kısaca bu konuyu açıklamaya çalışacağız. Sihirin Tanımı Sihir (sihr-büyü) kelimesi; şaşırtıcı etki, değiştirme, hüner, hile, gözbağcılık, aldatma, batıl, bir şeye hak diye göstermeye çalışma anlamlarına gelmektedir. Efsun veya Afsun kelimeleri de aynı anlamda kullanılır. Deyim olarak ise sihir: "Bazı güçler kullanarak canlı ve cansız varlıkları, özellikle insanları istenilen yönde etkilemek amacıyla yapılan eylem"'14' olarak tanımlanmaktadır. Bir başka deyişle, "Birtakım gizli kuvvetlerle bağlantı kurarak iş görme, akıl dışı olayları gerçekleştirme eylemi"'15' diye tarif edilmektedir. İbn-i Esir, "Nihaye" adlı eserinde sihiri (büyüyü) "bir şeyi yönünden çekip çevirmek, değiştirmek" anlamında kullanmıştır. Bedreddin Aynî de "Umdetül Kâri" adlı eserinde sihri, "kötü işlerde görülen, itiraz ve reddedilmesi güç olmayan olağanüstü işler"(16) diye tarif etmiştir. Ord. Prof. İsmail Hakkı İzmirli ise: "Hud'a (hile, aldatma)dır. Aslı da yoktur hakikati de" demiştir. Eski Diyanet İşleri Başkanlarından büyük âlim Ömer Nasuhi Bilmen ise şunları söylemektedir: Sihir: Sebebi gizli olan ince lâtif şey demektir. Sebebi gizli olduğundan gerçeğin hilafına tahayyül olunan, yaldızlı hile, aldatmaca olan herhangi bir şeydir. Gözbağcılık, hokkabazlık bu kabildendir. Firavun zamanındaki büyücülerin ellerindeki değnekleri birer ejdarha suretinde gösterdikleri gibi bazı gizli sebeplere binâen ruhlarüzerinde tesir eden ve ekseri şerre müteveccih bulunan şeylere de birer sihir demiştir. Aile fertleri arasında ayrılıklar meydana getiren büyücülük gibi. "Bazı cinlerden istiane (yardım isteme) suretiyle yapılan gayrimeşru, harika nevinden madud (muayyen, belirli) bulunan birtakım muamelelerde birer sihirdir. Buna cincilik denir"(17). Tabiat kanunlarına aykırı sonuçlar elde etmek iddiasında olanların başvurduklan "gizli işlem ve davranışlara verilen genel ad" olarak, sihir yani büyü kelimesi kullanılmaktadır. (14) Görsel Kültür Ansiklopedisi, c. l, s. 135. (15) Meydan Larousse, c. 11, s. 316. (16) Nazar ve Büyü, Bayram Altan, İlaveli 2. Baskı, s. 90, istanbul 1987. (17) Kur'ân-ı Kerim'in Türkçe Meali Alisi, ve Tefsiri, c. l, s.
5. İslâm ve Sihir: Aynı olaya işaret edilen A'RAF Sûresi'nin 116'ncı âyetinde de sihirbazların halkın gözlerini bağlayıp onlara korku saldıkları bildirilir. Buna göre sihir olayı vardır. Ancak sihiri yapabilmek için, birtakım marifetlere, bilgilere sahip olmak gerekir. İşte bu noktada, bilgi ve marifet sözkonusu olunca sihrin de kendisine has usûl ve metotları bulunan bir ilim dalı olduğu neticesine vardır ki, her çeşit ilimde olduğu gibi, bunda da ona vakıf olmuş, usûl ve metodlarını kavramış mütehassıslar vardır ve bunlara "sihirbaz" denir. İslâm'a göre: "Kim sihri öğrenir ve onu ameli sahada tatbik ederse, küfür işlemiş olur, fakat onu öğrenmekte, tatbikinden sakınıldığı takdirde bir mahzur yoktur. Bu, tıpta kimyevi maddeler arasında yeralan şiddetli bir zehir gibidir ki, eczacılıkta çeşitli hastalıklar için tedavi maddesi olarak kullanıldığı halde kötü niyetli bir kişinin elinde öldürücü bir silah olur"(23). Bu itibarla bütün İslâm müctehitlerince sihir yapmak HARAM olarak nitelendirilmiştir. Hatta bazı müctehitlere göre "sikiri öğrenip başkalarına öğreten kimseler, dinden çıkmış olurlar"(24). Bu konuyla ilgili olarak Diyanet İşleri Başkanlığı'na sorulan bir soruya, Din îşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı'ndan 27 Ocak 1987 tarih ve 93 sayılı yazıyla verilen cevap aynen şöyledir. "Dilimizde büyü ve efsun adı verilen sihir, «bazı acaip işler vasıtasıyla eşya ve insanlar üzerinde birtakım tesirler getirmek» şeklinde tarif edilmektedir. Sihrin gözbağcılık denilen ve gerçek olmayan çeşitleri bulunduğu gibi, gerçek netice ve tesirleri olan nevileri de vardır. İslâm Dini, sihrin varlığım inkar etmemiş: fakat tevhid inancına zarar verdiği, kontrolü mümkün olmadığı ve genellikle kötüye kullanıldığı için yasaklanmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de (Taha Sûresi, Ayet: 69) "Sihirbazın felah bulmayacağı" ifade buyurulmuştur. Bu açıklamalardan anlaşıldığına göre İslâm Dini, sihrin varlığını kabul etmekte ancak, yapmayı ve yaptırmayı kesinlikle yasaklamaktadır. Zira, "sihir: Hislere, fikirlere, eşya ve cisimlere tesir edebilmektedir"(25). Bu itibarla sihir insanı hastalandırır, aklını bozar, kan-koca arasını açar. Hatta ölüme kadar götürebilir. Bunun içindir ki İslâm, bu işle uğraşanlara en şiddetli cezanın uygulanmasını uygun görmüştür. Nitekim sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.S) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: Ebu Hureyre rivayet ediyor: Bir gün Peygamberimiz (S.A.S): - Siz, (fertlerin ve milletlerin mahvına sebep olan) helak edici yedi günahtan sakınınız buyurmuştu. Ashab-ı Kiram: - "Ya Resulallah, bunlar hangileridir?" diye sordular. Peygamber (S.A.S): -"Allah 'a ortak koşmak, SİHİR (büyü)yapmak, Haksız yere bir kimseyi öldürmek, Faiz yemek, Yetim malı yemek Düşman ile savaşırken savaş alanından kaçmak, Evli ve hiçbirşeyden haberi olmayan namuslu bir kadına zina isnad ve iftirasında bulunmak"r(26). Bir başka hadislerinde de Allah Elçisi şöyle buyuruyor: "Kim bir düğüm bağlar da sonra ona üflerse sihir yapmış olur. Sihir yapan da şirke (Allah'a ortak koşmaya) gitmiştir"(27). Hz. Ayşe, Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.S) Efendimizin şöyle dediğini rivayet ediyor. "Melekler anâne yani bulutlara inerler de gökten geleceğe dair vaki olacak bazı şeyleri aralarında konuşurlarken şeytanlar, meleklerden bir haber kapıp, işittiklerini kahinlere -büyücülere- gizlice ulaştırırlar. Bu havadislerle beraber kendiliklerinden de yüzlerce yalan uydururlar"(28). Sihir işi ile uğraşanlar üç kuruşluk dünya menfaati için insanlıklarından kopacaklarını unutmamalıdırlar. Allah'a sığındıktan ve Allahda koruduktan sonra hiç bir sihirbazın sihri etkili olamaz. Çünkü Kur'ân-ı Azimüşsan'da "Sihirbazlar Allah 'ın izni olmadıkça onunla hiçbir kimseye zarar verici değillerdir(29) buyurulur. Yunus Sûresi 77. âyette de, "Sihirbazlar umduklarına
eremezler" denilmektedir ki, doğrudur. Gerçekten Allah'ın emrine
muhalif olan bu tür sihir işleriyle uğraşanlardan pekçok kimse, hayatları
boyunca mutlu olamamışlar, sefalet ve rezalet içinde yaşamışlardır.
Bunlardan bazıları izbe ve loş mahallerde müşteri beklemekle ömrünü
tüketmiştir. Bazıları çeşitli hastalıklara yakalanarak acılar içerisinde
kıvrana kıvrana yok olup gitmişlerdir. İmanı tam bir müslüman Cenab-ı Hakk'ın azametine, kudretine sığınarak O'nun ilâhi kelâmındaki Fatiha, İhlas, muavezeteyn (Felak ve Nas) gibi surelerini, Âyetel Kursi gibi ayetlerini sık sık okuyarak ona iltica eder, O'na sığınırsa o kişiyi Yüce Allah korur. İhlası tam olan müslümana sihir etki yapmaz. Burada sevgili Peygamberimiz'in bilfiil yaptığı bir adetini nakletmek isterim. Hz. Ayşe (r.a)'den rivayet edilmiştir: "Peygamber (S.A.S) her gece yatağına geldiği zaman iki elini birleştirerek avucunun içine; Kulhüvallâhü Ehad, Kul eûzü Eirabbi'l Felak ve Kul eûzü Birabbin-nâs sûrelerini okuyup ellerine üflerdi. Sonra iki eliyle vücudundan elinin yetiştiği yerleri sıvazlardı. Elleri ile başını, yüzünü, vücudunun ön kısmını meshetmeğe başlardı. (Sonra vücudunun arka tarafını mesh ederdi). Ve böyle okuyup üfleyerek vücudunu mesh etmeği üç defa tekrarlardı"(30). Kur'ân-ı Kerim bu sığındırıcı 3 sûre ile son bulmuştur. Bunlar, bütün insanlığa ihsan edilmiş en güzel, en veciz ve en yüce anlamlı sığınma, korunma dualarıdır. Felak ve Nas Sûreleri de bütün mahlukatın maddi ve manevi, görünür, görünmez şeylerinden Allah'a sığındırır. Allah'a sığınıp, Allah'ın himayesine mazhar olanlar da her türlü serlerden ve kötülüklerden tam manasiyle korunmuşlardır. "Allah en hayırlı koruyucudur, o, merhamet edenlerin en merhametlisidir" (Yusuf: 60)(31) Yukarıda adı geçen surelerin mealleri şöyledir: İhlâs Suresi: "1-4 (Ey Muhammed)! De ki O Allah bir tektir. 2. Allah herşeyden müstağni ve her şey O'na muhtaçtır. 3. O doğurmamış ve doğmamıştır. 4. Hiçbirşey O'na denk değildir." Felak Suresi: "1-5. (Ey Muhammed!) De ki: Yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, düğümlere nefes eden büyücülerin şerrinden, hased ettiği zaman hasetçinin şerrinden, tan yerini ağartan Rabbe sığınırım." Nas Sûresi: "1-6 (Ey Muhammed) de ki: İnsanlardan ve cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların Tanrısı, insanların hükümranı ve insanların Rabbi olan Allah'a sığınırım." -------------------------------------------------------------------------------- (23) Kur'ân-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Prof.Dr.Talat Koçyiğit, Prof.Dr. İsmail Cerrahoğlu, c. l, s. 182-183. (24) Büyük İslam İlmihali, Ömer Nasuhi Bilmen, s. 57. (25) Fizilâl'il Kuı'ân, c. l, s. 204. (26) Riyazü's-Salihin, c. 3, Hadis no. 1645, (27) El-Feth'ül-Kebir, c. 3, s. 212. (28) Riyazü's-Salihin, c. 3, s. 218. (29) Bakara suresi,âyet, 102. (30) Sahih-i Müslim, ve Tercemesi, Mehmed Sofuoğlu, c. 7, s. 47. Dipnot: 34. (31) a.g.e., s. 47., Dipnot, 34.
|