ALLAHÜ TEÂLÂ BIRDIR
Papazlarin asl iddiâlari, hiristiyanlik ile islâmiyetin hakîkatini karsilastirip, hangisi daha hak, daha dogru ise, onu kabûl etmek imis. Bunlara cevap olarak, Kur'an-i kerim ile Incîl diye nesrettikleri kitaplarini, kitabimizin bas tarafinda karsilastirmistik. Burada, hiristiyanlar ile müslümanlarin îtikat [inanç] esaslarini karsilastirmagi da, lüzûmlu gördük. Naklî delîllerden sarf-i nazar ederek, aklî delîller ile, bu mes'elenin tafsîlatina basliyoruz.
Hiristiyanlarin en mühim îtikatlari, üç tanri yâni teslîstir. Onlara göre, hâsâ tanri üçtür: (Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâm ve Ruh-ül-kuds). Hâlbuki Incîlde, Îsâ aleyhisselâm için (oglum) denilmesi fazla sevgiyi göstermek içindir. Elde mevcut Incîl denilen kitaplarda diyor ki, (Îsâ aleyhisselâm ilim, kudret ve bütün sifatlarda, Allahü teâlâya müsâvîdir. Çarmiha gerilip, öldürülmesinden sonra, sekiz gün Cehennemde yanip, Pavlosa göre, hâsâ lânet agacina çikip, sonradan semaya yükselmis, kürsîsini Babanin sagina koyarak, yaratma ve îcâd isini eline almistir. Simdi, hükm oguldadir. Kiyâmette de, hâkim-i mutlak Îsâ olacagindan, [hâsâ] Baba amelden uzak kalmistir.)
Müslümanlarin îtikatina göre, Allahü teâlâ birdir. Zâtinda ve sifatlarinda ortagi ve benzeri yoktur.
[Resûlullahin sünnetine, yoluna tam yapisan hakîkî müslümanlarin, Allahü teâlâ hakkindaki dogru îtikatlarini en güzel sekilde anlatan, Imâm-i Rabbânî müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî (Mektûbât) kitabinin ikinci cilt, altmisyedinci mektûbunda buyuruyor ki:
(Biliniz ki, Allahü teâlâ, kadîm olan [hiç yok olmiyan] Zâti ile vardir. Ondan baska herseyi, O yaratmistir. O, sonsuz olarak var idi. Yâni, kadîmdir, ezelîdir. Yâni hep var idi. Varligindan evvel yokluk olamaz. Ondan baska hersey, yok idi. Bunlarin hepsini, O, sonradan yaratti. Kadîm ve ezelî olan, bâkî ve ebedî olur. Hâdis ve mahlûk olan, fânî ve muvakkat olur, yâni yok olur. Allahü teâlâ birdir. Yâni varligi lâzim olan, yalniz Odur. Ibâdete hakki olan da, yalniz Odur. Ondan baska seylerin var olmasina lüzûm yoktur. Olsalar da olur, olmasalar da. Ondan baska hiçbirsey, ibâdet olunmaya lâyik degildir.
Allahü teâlânin kâmil sifatlari vardir. Bu sifatlari: Hayat, Ilm, Semi', Basar, Kudret, Irâde, Kelâm ve Tekvîndir. Bu sifatlari da, kadîmdir, ezelîdir. Varliklari, Allahü teâlâ iledir. Mahlûklarin sonradan yaratilmasi ve onlarda her ân meydana gelen degisiklikler, Onun sifatlarinin kadîm olmasini bozmaz. Sifatlarin baglandigi mahlûklarin sonradan var olmasi, sifatlarin ezelî olmasina mani olmaz. Felsefeciler, yalniz akla güvendikleri için, akillari da noksan oldugundan, müslümanlardan mu'tezîle firkasi da, iyi göremediginden, esya hâdis oldugu için, bunlari var eden ve idare eden sifatlar da hâdistir deyip geçtiler. Bu sûretle kadîm olan (Sifât-i kâmile)yi inkâr ettiler. Ilm sifati, zerrelere kadar islemez. Yâni Allahü teâlâ, ufak tefek seyleri bilmez. Çünki, esyadaki degisiklikler, ilim sifatinda da degisiklik yapar. Kadîm olanda ise, degisiklik olamaz, dediler. Hâlbuki bilmediler ki, sifatlar ezelîdir. Bunlarin esyaya te'alluklari, baglantilari hâdistir.
Noksan sifatlar, Allahü teâlâda yoktur. Allahü teâlâ, maddelerin, cismlerin, arazlarin, yâni hâllerin sifatlarindan ve bunlara lâzim olan seylerden münezzehdir, uzaktir. Allahü teâlâ, zamanli degildir, mekânli degildir, cihetli degildir. Bir yerde, bir tarafta degildir. Zamani, yerleri, cihetleri O sonradan yaratmistir. Câhil bir kimse, Onu, Arsin üstünde sanir, yukarida bilir. Ars da, yukarisi da, asagisi da, Onun mahlûkudur. Bunlarin hepsini, sonradan, O yaratmistir. Sonradan yaratilan birsey kadîm olana, her zaman var olana, yer olabilir mi? Ancak, su kadar var ki, Ars, mahlûklarin en sereflisidir. Herseyden daha sâf ve daha nûrludur. Bunun için, ayna gibidir. Allahü teâlânin büyüklügü orada görünür. Bunun içindir ki, Ona (Arsullah) denir. Yoksa, Allahü teâlâya göre, Ars da, diger esya gibidir. Hepsi, Onun mahlûkudur. Yalniz Ars, ayna gibidir. Diger esyada bu kâbiliyyet yoktur. Aynada görünen bir insana, aynanin içindedir denilir mi? O insanin aynaya olan nisbeti, diger esyaya olan nisbeti gibidir. Insanin, hepsine olan münâsebeti aynidir. Yalniz, ayna ile diger esya arasinda fark vardir. Ayna, insanin sûretini gösterebiliyor, diger esya ise, göstermiyor.
Allahü teâlâ, madde degildir, cism degildir, âraz, hâl degildir. Hudûdlu, boyutlu degildir. Uzun, kisa, genis, dar degildir. Ona, (Vâsi') yâni genis deriz. Fakat, bu genislik, bizim bildigimiz, anladigimiz gibi degildir. O, (Muhît)dir. Yâni herseyi çevirmistir. Fakat, bu ihâta, çevirmek, bizim anladigimiz gibi degildir. O, (Karîbdir) yakindir ve bizimledir. Fakat, bizim anladigimiz gibi degil! Onun vâsi', muhît, karîb ve bizim ile berâber olduguna inaniriz. Fakat, bu sifatlarin ne demek oldugunu bilemeyiz. Allahü teâlânin zâti ve sifatlari için, akla gelen hersey yanlistir, deriz. Allahü teâlâ, hiçbir sey ile ittihâd etmez, birlesmez. Hiçbir sey de, Onunla birlesmez. Ona hiçbirsey hulûl etmez. O da, birseye hulûl etmez. Allahü teâlâ, ayrilmaz, parçalanmaz, tahlîl [analiz], terkîb [sentez] edilmez. Onun benzeri, esi yoktur. Kadini, çocuklari yoktur. O, bildigimiz, düsünebilecegimiz seyler gibi degildir. Nasil oldugu anlasilamaz, düsünülemez. Benzeri, nümûnesi olamaz. Su kadar biliriz ki, Allahü teâlâ vardir. Bildirdigi sifatlari da, vardir. Fakat kendisinde, varliginda ve sifatlarinda akla gelen, hayâlimize gelen herseyden münezzehdir, uzaktir. Insanlar Onu anliyamaz. Fârisî beyt tercemesi:
Rabbiniz degil miyim? Soruldugunda, Onu,
anliyanlar, O vardir deyip kestiler sözü.
Allahü teâlânin ismleri (Tevkîfî)dir. Yâni islâmiyetin bildirmesine mevkûftur, baglidir. Islâmiyetin bildirdigi ismleri söylemelidir. Islâmiyetin bildirmedigi ismler söylenemez. Ne kadar kâmil, güzel ism olsa da, söylenmemelidir. Cevâd denir. Çünki islâmiyet, Cevâd demektedir. Fakat, yine cömert mânasinda olan (Sahî) ismi söylenemez. Çünki islâmiyet Ona sahî dememistir. [Su hâlde, tanri da denemez. Hele ibâdet ederken, ezan okurken, Allah ismi yerine, tanri demek, çok günah olur.]
Kur'an-i kerim, Allah kelâmidir. Onun sözüdür. Sözünü, islâm harflerinin ve seslerinin içine sokarak, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma göndermistir. Bununla kullarina emirlerini, nehylerini, yâni yasaklarini bildirmistir.
Biz mahlûklar, bogazimizdaki ses iplikcikleri, dil ve damagimiz ile konusuyoruz. Arzularimizi harf ve ses sekline sokuyoruz. Allahü teâlâ da, ses zarlari, agiz, dil olmaksizin, kendi kelâmini, büyük kudreti ile, harf ve ses içinde kullarina göndermistir. Emirlerini, nehylerini harf ve ses içinde meydana çikarmistir. Her iki kelâm da, Onundur. Yâni harf ve ses içine sokulmadan evvelki (Kelâm-i nefsî)si ve harf ve ses içinde bulunan (Kelâm-i lafzî)si, hep Onun kelâmidir. Her ikisine de kelâm demek dogrudur. Nitekim bizim de, nefsî ve lafzî kelâmimizin ikisi de, sözümüzdür. Kelâm-i nefsîye hakîkî deyip, lafzîye mecâz demek, yâni kelâm gibi demek, yanlistir. Çünki, mecâz olan seyler, red edilebilir. Allahü teâlânin kelâm-i lafzîsini red edip buna, Allah kelâmi degildir demek, küfürdür. Evvelce gelen Peygamberlere gönderilen kitaplar ve sayfalar de, hep Allah kelâmidir. O kitaplarda ve sayfalarda ve Kur'an-i kerimde bulunanlarin hepsi, (Ahkâm-i ilâhî)dir. Her vakte uygun olan hükmleri, o zamanin insanlarina göndermistir.
Allahü teâlâyi müminler Cennette, cihetsiz olarak ve karsisinda bulunmiyarak ve nasil oldugu anlasilmiyarak ve ihâtasiz, yâni bir sekilde olmiyarak görecektir. Allahü teâlâyi âhirette görmeye inaniriz. Nasil görülecegini düsünmeyiz. Çünki, Onu görmeyi akil anliyamaz. Inanmaktan baska çâre yoktur. Felsefecilere ve mu'tezîle firkasindaki müslümanlara ve Ehl-i sünnetten baska bütün firkalara yaziklar olsun ki, kör olduklarindan, buna inanmaktan mahrum kaldilar. Görmedikleri, bilmedikleri seyi, gördükleri seylere benzetmeye kalkarak, îman serefine kavusamadilar.
Insanlari, Allahü teâlâ yarattigi gibi, insanlarin islerini de, O yaratiyor. Iyi ve fena seylerin hepsi Onun takdîri [dilemesi] iledir. Fakat, iyi islerden râzidir [begenir]. Fena, kötü islerden râzi degildir, begenmez. Iyi ve kötü her is, Onun istemesi ve yaratmasi ile ise de, Onu yalniz, bir kötü seyin yaraticisi olarak ismlendirmek, edebsizlik olur. Kötülüklerin hâliki [yaraticisi] dememelidir. Iyilerin ve kötülerin hâlikidir, yaraticisidir demelidir.) (Mektûbât)dan terceme tamam oldu.
Allahü teâlânin vahdâniyyetini [birligini] isbât husûsunda Fahreddîn-i Râzî “rahimehullah”, [Fahrüddîn Râzî, 606 [m. 1209] da Hirâtta vefât etti.] kelâm âlimlerinin bildirdikleri burhânlardan [delîllerden] yirmi kadarini beyan etmistir. Bunlardan birkaçini asagida bildirecegiz:
1 - Enbiyâ sûresinin yirmi ikinci âyetinde meâlen: (Eger yer ile gökte, Allahdan baska ilâhlar olsaydi, bunlardaki nizâm bozulur, karma karisik olurdu) buyurulmustur.
Bu âyet-i kerimenin isareti (Burhân-i temânü')dür. Yâni âlemin hâlikinin [yaraticisinin] iki oldugu farz edilse, bu iki yaraticinin fiilleri, birbirinden, yâ farkli veya ayni olur. Birbirinden farkli olursa, âlemin fesati lâzim olur. Yâni semavât ve arzin bu husûsî nizâmindan [düzeninden] çikmasini ve yok olmasini veya birbirine zid seylerin ayni anda bir araya cem' edilmesini Îcap ettirir. Meselâ, iki ilâhdan birisi, Zeyd ismindeki insanin hareketini, digeri de o anda hareket etmeyip sükûnunu irâde etse [dilese], ilâh olduklari için kudretleri Zeyde te'sîr edince, cem-i ziddeyni Îcap ettirir. [Bu ise, mümkin degildir. Çünki, cem-i ziddeyn muhâldir. Yâni, iki zid seyin, ayni anda bir araya gelmesi, mümkin degildir. Yâni, Zeyd, ayni anda hem hareketli, hem hareketsiz olamaz. Yâ hareketlidir yâhut hareketsizdir.]
Iki ilâhin fiilleri, yek-digerinin ayni olursa, aralarinda muhâlefetin bulunmasi, yâ mümkin olur veya olmaz. Muhâlefet mümkin olamaz. Çünki ikisi, ayni seyi irâde etmektedirler. Ikinci sekilde yâni muhâlefetin mümkin olmasi ise, ikisinden birisinin âcizligini Îcap ettirir. Âcizlik ise, mahlûkluk, sonradan olma, yâni yaratilma alâmetidir. Bu ise, ilâhligin sânina yakismaz. Sonradan yaratilan ilâh olamaz.
2 - Âlemin yaraticisinin [hâsâ] iki oldugu farz olunsa, ikisinden biri, tedbîrinde yâni diledigini yapmakta yâ kâfî olur veya olmaz. Iki ilâhdan birincisi, yaratici olarak, diledigini yapmakta kâfî ise, ikinci ilâhin zâyi' ve zâid yâni lüzûmsuz ve fazla olmasi Îcap eder. Bu ise, noksanliktir. Noksan olan ise, yaratici, yâni hâlik olamaz. Eger ikinci ilâh, diledigini yapmakta kâfî gelirse, birinci ilâhin yok ve âtil olmasi Îcap eder.
3 - Âlemin yaraticisinin [hâsâ] iki oldugu farz olunsa, kudretlerin [mahlûklara] te'sîrinde, yâ birbirlerine muhtaçdirlar veya degildirler. Yâhut, biri digerine muhtaç olup, digeri ona muhtaç degildir.
Birinci sûrette, ikisi birbirine muhtaç oldugundan, noksan olmalari lâzim gelir. Noksan olan ise, ilâh olamaz. Ikinci sûrette, yâni ikisi de birbirine muhtaç degilse, ikisinin de ilâh olmamasi lâzim gelir. [Çünki her biri, digerine göre, fazla ve lüzûmsuz olmasi Îcap eder. Bu da, ilâhlik vasfina ziddir.] Çünki ilâh, her seyin kendisine, her an muhtaç oldugu ve her seye kâfî olan bir varlik olup, buna ihtiyaç duyulmamasi olamaz. Üçüncü sûrette ise, muhtaç olan nâkis olacagindan, sâdece muhtaç olmiyanin ilâh olmasi yâni ilâhin bir olmasi lâzim gelir.
Kâdi Beydâvî [Abdüllah Beydâvî 685 [m. 1286] da vefât etti.] buyuruyor ki, âlemin yaraticisinin iki oldugu kabûl edilse, her iki ilâhin, bütün mümkinâta kudretlerinin kâfî gelmesi, müsâvî [esid] olur. Çünki, kudreti kâfî olmak, imkânin, yâni var ve yok etmenin sebebidir. Var ve yok olabilmek, yâni mümkin olmak ise, bütün varliklar arasinda müsterek bir vasftir. Buna göre, âlemde hiçbir varligin olmamasi Îcap eder. Çünki mevcut olacak, yaratilacak seyin vücûdunda, yaratilmasinda, iki ilâhdan her ikisi de te'sîr etmez veya biri te'sîr edip, digeri te'sîr etmez. Her iki sûrette de (tercîh-i bilâ müreccih) olmasi lâzim gelir. [Tercîh-i bilâ müreccih, iki seyden birini digerine tercîh etmeye hiç bir sebep yok iken, o iki seyden birini digerine tercîh etmek demektir. Bu ise, bâtildir.]
Mümkinin [mahlûklarin] yaratilmasina iki ilâhin te'sîr etmemesi olamaz. Çünki, mümkinin var olmasi ve yok olmasi arasinda bu te'sîr olmayinca, mümkinin yok olmasi lâzimdir. Tercîh eden olmayinca, tercîh edilen de olmaz. Yâni, yaratan olmayinca, yaratilan da olamaz.
Ikinci hâl olan, mümkinin yaratilmasina iki ilâhdan birinin te'sîr edip, digerinin te'sîr etmemesi hâlinde, mümkinin yaratilmasinin, iki yaraticidan her birine nisbeti müsâvî [esid] oldugu için, ikisinden birinin te'sîri ile yaratilmasi muhakkak tercîh-i bilâ müreccihdir. Tercîh-i bilâ müreccih ise, bâtildir. Eger, iki ilâhdan herbiri ayni anda te'sîr ederse, iki müstakil müessirin, bir eser üzerine te'sîr etmeleri lâzim gelir. Bu ise, muhâldir. Bu sekilde, iki ilâhin mümkinâttan bir sey üzerine, birbirine zid olan iki te'sîr ile te'sîr etmeleri mümkin degildir. Bunlardan anlasiliyor ki, burada lâzimin yâni iki müstakil müessirin (ilâhin), bir eser üzerine te'sîr ederek, ikisinin de te'sîrlerinin netîcelerinin meydana gelmesi bâtildir. Bunun için, melzûmun yâni iki ilâhin her birinin ayni anda bir esere te'sîr etmeleri de bâtildir. Su hâlde, âlemin Yaraticisi iki olamaz. [Bu âlemin mutlak bir yaraticisi vardir. O, bu âlemi yaratmagi dilemis ve yaratmistir. Eger o dilemeseydi, yaratmasaydi hiçbir sey var olamazdi. Hiçbir sey, kendi kendine var olamaz. Herseyi mutlak bir yaratan vardir. Kalem, kendi kendine yazmaz. Yazmasi için, mutlaka bir sebep lâzimdir. Bu sebep ise, herkesin bildigi gibi kâtibdir. Kâtibsiz kalemin yazmasi nasil mümkin degil ise, bir yaratici, sâni' olmadan, âlemin var olmasi da, mümkin degildir.]
4 - Âlemin yaraticisinin iki oldugu farz olunsa, onlardan birisi, Zeydin kalkmasini diledigi anda, digerinin de, Zeydin oturmasini diledigini farz edelim. Zeydin hem kalkmasi, hem de oturmasi mümkindir. Fakat, iki ilâhin irâdeleri ayni anda hâsil olunca, Zeydin ayni anda hem oturmasi, hem de kalkmasi Îcap eder. Bu ise, iki zid seyi birlestirmek oldugundan muhâldir. Eger, sâdece birinin irâdesi [diledigi] hâsil olursa, digerinin âciz olmasi lâzim gelir. Ilâhin âciz olmasi muhâldir. Çünki âcizlik, mümkin olan varliklarda yâni mahlûklarda bulunur. Mahlûk olanin ise, ezelde var olmasi, vücûd sahibi olmasi muhâldir. Ezelî âcizlik muhâl oldugu gibi, ilâhin âciz ve hâdis olmasi da muhâldir. Çünki, ilâhin âciz olmasi, ezelde kâdir olup, sonradan kudretin zevâli, gitmesi ile tahakkuk eder. Bu ise, kadîmin zevâlini Îcap ettirir. Eger, diger ilâh için Zeydin oturmasini irâde etmek mümkin olmaz ise, ikisinden biri, digerinin irâdesine mani oldugundan âcizlik lâzim gelir. Âciz olan ise, ilâh olamaz.
Yukarida zikrettigimiz Enbiyâ sûresinin yirmiikinci âyet-i kerimesindeki (Fî-himâ) kelimesinden murâd, iki ilâhin te'sîrleridir. Bu ise, birden fazla yaraticinin olamiyacagi husûsunda kat'î bir huccettir. Sa'deddîn-i Teftâzânî “rahimehullah”, [Teftâzânî, 792 [m. 1389] da Semerkandda vefât etti.] (bu âyet-i kerime, iki ilâhin olmiyacagi husûsunda, iknâ edici bir huccet ve herkesin anliyabilecegi bir delîldir) buyurmustur.
Bütün bu anlattiklarimiza göre, (Vâcib-ül-vücûd) olan Allahü teâlânin, bütün mevcûdâtin hâliki [yaraticisi] ve hakîkî mâbudu olup, ortagi ve benzeri olmadigi anlasilmistir. Eski yunan filozoflarinin, Allahü teâlânin birligini isbât husûsunda bildirdikleri delîlleri on kadardir. Kelâm âlimleri, (innî) usûlü üzere, malul ile illete delîl getirmekte, yâni eseri görüp, müessirin var oldugunu anlamaktadirlar. Hukemâ ise, (Limmî) usûlü üzere, illetten malule gitmek sûreti ile, yâni müessirin kudretini görerek, her seyi bunun yaptigini anlamaktadirlar. [(Limmî), limmeli, yâni (Niçinli) demektir. Niçin sorularini cevaplandirmak lâzim olur. (Innî) usûlü ise, Inneli yâni (Elbette öyledir) demektir.]
Âlemde mevcut olan varliklar, kendi kendilerine var ve yok olamazlar. Onlara bir te'sîr eden, yâni onlari bir yaratan vardir. Madem ki, âlemler ve âlemlerde mahlûklar vardir. Öyle ise, âlemleri ve âlemde olan mahlûklari bir yaratan vardir. Mahlûklarin var olmasi, bu yaraticinin varligina bir delîldir [ki, bu yaratici Allahü teâlâdir.]. Âlemdeki mahlûklarin sifatlari vardir. O hâlde onlari yaratan Allahü teâlâda da bu sifatlar vardir.
[Allahü teâlâdan baska herseye, (Mâ-sivâ) veya (Âlem) denir. Simdi (Tabî'at) diyorlar. Âlemlerin hepsi yok idi. Hepsini Allahü teâlâ yaratti. Âlemlerin hepsi mümkindir ve hâdistir. Yâni, yok iken var olabilirler ve var iken de yok olabilirler ve yok iken var olmuslardir. (Allahü teâlâ var idi. Hiçbirsey yok idi) hadis-i serifi, bunu bildiriyor.
Âlemin hâdis oldugunu gösteren diger bir delîl de, âlemin her zaman bozularak degismesidir. Hersey degismektedir. Kadîm olan sey ise, hiç degismez. Allahü teâlânin zâti (yâni kendisi) ve sifatlari böyledir. Bunlar hiç degismez. Hâlbuki âlemde, fizik olaylarinda, maddelerin hâl degistirmesi oluyor. Kimyâ reaksiyonlarinda, maddelerin özü, yapisi degisiyor. Cismlerin yok olarak, baska cismlere döndügünü görüyoruz. Bugün yeni bilinen atom degismelerinde ve çekirdek reaksiyonlarinda, madde, element de yok oluyor. Enerjiye dönüyor. Âlemlerin, maddelerin böyle degismeleri, birbirlerinden hâsil olmalari, sonsuzdan gelemez. Bir baslangici olmasi, yoktan var edilmis olan ilk maddelerden, elementlerden hâsil olmalari lâzimdir.
Âlemin mümkin olduguna, yâni yok iken var olabilecegine baska bir delîl de, âlemin hâdis olmasidir. Yâni herseyin yok iken var olduklarini görüyoruz. Cismler yok oluyor. Bunlardan, baska cismler meydana geliyor. Ancak, son kimyâ bilgimize göre, yüzbes madde, kimyâ reaksiyonlarinda, hiç yok olmuyor. Yalniz yapilari degisiyor. Radioaktif hâdiseler, elementlerin, hattâ atomlarin da yok olduklarini, maddenin enerjiye döndügünü isbât etmistir. Hattâ, Einstein [Einstein, 1375 [m. 1955] de öldü.] adindaki Alman fizikçisi, bu tehavvülün [degismenin] riyâzî [matematik] formülünü ortaya koymustur.
Cismlerin durmadan degismeleri, birbirlerinden hâsil olmalari, sonsuzdan gelerek degildir. Böyle gelmis, böyle gider denilemez. Bu degismelerin bir baslangici vardir. Degismelerin baslangici vardir demek, maddelerin var oluslarinin baslangici vardir demektir. Hiçbir sey yok iken, hepsi sonradan yoktan yaratilmistir demektir. Ilk, birinci olarak maddeler yoktan yaratilmis olmasalardi ve birbirlerinden hâsil olmalari, sonsuz öncelere dogru uzasaydi, simdi bu âlemin yok olmasi lâzim olurdu. Çünki, âlemin sonsuz öncelerde birbirlerinden var olabilmesi için, bunu meydana getiren maddelerin daha önce var olmalari, bunlarin da var olabilmeleri için, baskalarinin bunlardan önce var olmalari lâzim olacaktir. Sonrakinin var olmasi, öncekinin var olmasina baglidir. Önceki var olmazsa, sonraki de var olmiyacaktir. Sonsuz önce demek, bir baslangici yok demektir. Sonsuz öncelerde yoktan var olmak demek, ilk yâni baslangiç olan bir varlik yok demektir. Ilk, birinci varlik olmayinca, sonraki varliklar da olamaz. Herseyin her zaman yok olmasi lâzim gelir. Her birinin var olmasi için, bir öncekinin var olmasi lâzim olan sonsuz sayida varliklar dizisi olamaz. Hepsinin yok olmalari lâzim olur.
Âlemin simdi var olmasi, sonsuzdan var olarak gelmedigini, yoktan var edilmis bir ilk varligin bulundugunu göstermektedir. Âlemin yoktan var edilmis olduguna, o ilk mahlûktan hâsil ola ola, bugünkü âlemin var olduguna inanmak Îcap eder.
Vücûd, var olmak demektir. (Vücûd) kelimesinin ziddi (Adem) kelimesidir. Adem, yokluk demektir. Âlemler, yâni hersey, var olmadan önce, ademde idi. Yâni yok idiler.
Mevcut, yâni var olan sey ikidir: Biri, yok iken, sonradan var olan (Mümkin), ikincisi hep var olan (Vâcib)dir. Eger mevcut, yalniz mümkin olsaydi ve vâcib-ül-vücûd bulunmasaydi, hiçbir sey var olamazdi. Çünki, yok iken var olmak, bir degisikliktir, bir olaydir. Fizik bilgimize göre, her cismde bir olay olmasi için, bu cisme disardan bir kuvvetin te'sîr etmesi, bu kuvvet kaynaginin, bu cismden önce mevcut olmasi lâzimdir. Bunun için, mümkin olan mevcut, kendi kendine yoktan var olamaz ve varlikta duramaz. Ona bir kuvvet te'sîr etmeseydi, hep yoklukta kalirdi. Var olamazdi. Kendini var edemiyen, baska mümkinleri de elbette halk edemez, yaratamaz. Mümkini yaratanin, vâcib-ül-vücûd olmasi lâzimdir. Âlemin var olmasi, bunu yoktan var eden bir yaraticinin var oldugunu gösteriyor. Görülüyor ki, hâdis olmiyarak ve mümkin olmiyarak, yâni hep var olarak, bütün mümkinlerin tek yaraticisi, ancak vâcib-ül-vücûd olan Allahü teâlâdir.
Allahü teâlânin vâcib-ül-vücûd ve hakîkî mâbut ve bütün varliklarin yaraticisi olduguna inanmak lâzimdir. Dünya âleminde ve âhiret âleminde bulunan herseyi, maddesiz, zamansiz ve benzersiz olarak yoktan var eden, ancak Allahü teâlâdir diye kesin inanmalidir. Her maddeyi, atomlari, molekülleri, elementleri, bilesikleri, organik cismleri, hücreleri, hayati, ölümü, her olayi, her reaksiyonu, her çesid kuvveti, enerji nev'lerini, hareketleri, kanûnlari, ruhlari, melekleri, canli cansiz her vari, yoktan var eden ve hepsini, her ân varlikta bulunduran yalniz Odur. Âlemlerde olan herseyi, hiçbiri yok iken, bir anda yarattigi gibi, her zaman, birbirlerinden de var etmektedir. Kiyâmet zamani gelince, herseyi bir ânda yine yok edecektir. Her varligin yaratani, sahibi, hâkimi yalniz Odur. Onun hâkimi, âmiri, üstünü yoktur diyerek inanmak lâzimdir. Her üstünlük, her kemâl sifat, Onundur. Onda hiçbir kusur, hiçbir noksan sifat yoktur. Diledigini yapar. Yaptiklari, kendine veya baskasina faydali olmak için degildir. Bir karsilik için yapmaz. Bununla berâber, her isinde, hikmetler, faydalar, lutflar ve ihsânlar vardir. O kadîmdir. Yâni hep var idi. (Vâcib-ül-vücûd) demek, vücûdu baskasindan olmayip, ancak kendindendir, yâni kendi kendine hep vardir demektir. Baskasi tarafindan yaratilmamistir. Eger böyle olmazsa, mümkin ve hâdis olmasi, baskasi tarafindan yaratilmasi lâzim olur. Bu ise, düsünülenin tersine olan bir netîcedir. Fârisîde (Hudâ) demek, kendi kendine hep var olucu, yâni kadîm demektir.
Allahü teâlâ üzerinden, gece gündüz ve zaman geçmesi düsünülemez. Allahü teâlâda, hiçbir bakimdan, hiçbir degisiklik olmiyacagi için, geçmiste, gelecekte söyledir, böyledir denemez. Allahü teâlâ, hiçbir seye hulûl etmez. Hiçbir seyle birlesmez. Allahü teâlânin ziddi, tersi, benzeri, ortagi, yardimcisi, koruyucusu yoktur. Anasi, babasi, oglu, kizi, esi yoktur. Her zaman, herkes ile hazir ve herseyi muhît ve nâzirdir. Herkese can damarindan daha yakindir. Fakat, hazir olmasi, ihâta etmesi, berâber ve yakin olmasi, bizim anladigimiz gibi degildir. Onun yakinligi, âlimlerin ilmi, fen adamlarinin zekâsi ve Evliyânin kesf ve sühûdü ile anlasilamaz. Bunlarin iç yüzünü, insan akli kavriyamaz. Allahü teâlâ, zâtinda ve sifatlarinda birdir, hiçbirinde degisiklik, baskalasmak olmaz.
Âlemlerin, sasilacak bir nizâm içinde olduklarini görüyoruz. Fen, her sene, âlemdeki mahlûklar arasindaki nizâmlari, yeni yeni kesf etmektedir. Bu nizâmlari yaratanin, (Hay) diri, (Âlim) bilici, (Kâdir) gücü yetici, (Mürîd) dileyici, (Semî') isitici, (Basîr) görücü, (Mütekellim) söyleyici ve (Hâlik) yaratici olmasi lâzimdir. Çünki, ölmek ve câhil olmak ve gücü yetmemek ve zorla yapmak, sagirlik ve körlük ve söyliyememek, birer kusurdur, utanilacak seylerdir. Bu kâinâti, bu âlemi, bu nizâm üzere yaratanda ve yok olmaktan koruyanda, böyle kusurlu sifatlarin bulunmasi olacak sey degildir.
Atomdan yildizlara kadar her varlik, birer hesapla, kanûnla yaratilmistir. Fizikte, kimyâda, astronomide ve biyolojide kesf edilebilen kanûnlardaki, baglantilardaki nizâm, akillara hayret vermektedir. Darwin bile, (Gözün yapisindaki nizâmi, incelikleri düsündükçe, hayretten tepem atacak gibi oluyor) demek zorunda kalmistir. Fen derslerinde okutulan bütün kanûnlari, ince hesaplari, formülleri yaratan Allahü teâlâ, hiç noksan sifatli olur mu?
Bundan baska, bu kemâl sifatlarini, mahlûklarda da görüyoruz. Bunlari mahlûklarinda da yaratmistir. Bu sifatlar, kendisinde bulunmasaydi, mahlûklarinda nasil yaratabilirdi? Bu sifatlar kendisinde bulunmasaydi, mahlûklari Ondan daha üstün olurlardi.
Bu âlemleri yaratanda, bütün kemâl [üstün] sifatlarin bulunmasi ve noksan sifatlardan hiçbirinin bulunmamasi lâzimdir. Çünki, noksan, kusurlu olan, Hudâ, yaratici olamaz.
Aklin gösterdigi bu delîlleri bir yana birakirsak, Kur'an-i kerimdeki âyet-i kerimeler ve Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmin hadis-i serifleri de, Allahü teâlânin kemâl sifatlari oldugunu açikça bildirmektedir. Bunda süphe etmek câiz degildir. Süphe etmek küfre sebep olur. Yukarida yazili sekiz kemâl sifatina (Sifât-i sübûtiyye) denir. Yâni, Allahü teâlânin sifât-i sübûtiyyesi sekizdir. Allahü teâlâda, bütün kemâl sifatlar vardir. Onun zâtinda ve sifatlarinda ve islerinde hiçbir kusur ve karisiklik ve degisiklik yoktur.]
Kur'an-i kerimin, Allahü teâlânin zâtinda, sifatlarinda ve fiillerinde bir oldugunu bildiren âyet-i kerimeler ile dolu oldugunu bildirmistik. Ihlâs sûresinin birinci âyetinde meâlen: ([Yâ Muhammed! Allahü teâlâdan suâl edenlere] de ki, O Allah [zâtinda, sifatlarinda ve fiillerinde] birdir) buyurulmustur. Bekara sûresinin yüzaltmisüçüncü âyetinde meâlen: (Sizin ilâhiniz, bir olan Allahdir. Ondan baska ilâh yoktur. Dünyada nîmetlerini bütün herkese, âhirette ise, sâdece müminlere rahmet ve ihsân edicidir) buyurulmustur. Bunlarin pek çok misâlleri Kur'an-i kerimde vardir.
Lügat âlimlerine göre, (Ehad) ve (Vâhid) kelimelerinden herbiri, bir digerinin mânasindadir. Fakat, tahkîk edildigi zaman, kullanildigi yerlerin birbirinden farkli oldugu görülür. Çünki, (Ehad) lafzi ile her bakimdan (Vâhid) murâd olunur. Ehâdiyyet yâni birlik, sayi olarak kullanilan çoklugun aksine, ziddina, tek varliktir. Bir çok parçalardan meydana gelmis, ortaklik ve miktâr ve baskalik ve renklilik, aydinlik, karanlik gibi seyleri olmiyan varliktir. (Ehad) olanin, ayni cinsten bir nev'i ve benzeri bir ferdi olmaz. Aklen ve hissen tecezzîyi, yâni parçalanmayi ve inkisâmi yâni kismlara ayrilmayi kabûl etmez. Ehad, muhtelif olan cismler, (eczâ-i lâ yete cezzâ) yâni bölünmiyen parçalar, küçük kati cismler ve sûret gibi hâricî cüzlerden, cins ve fasl gibi zihnî cüzlerden de münezzehdir. (Ehad) diye misli, benzeri ve ortagi olmiyan yâni kendisinden baskasi olmiyan basît olan zata denir ki, bu da Allahü teâlâdir. [Vâhid ile Ehad arasindaki bir diger fark, Vâhid, Ehadin içinde olabilir. Fakat, ehad vâhide dahil olmaz. Yâni ehad vâhiddir, fakat her vâhid ehad degildir. Vâhid isbâtta, ehad nefyde kullanilir. (Reeytü racülen vâhiden) bir adam gördüm denilir. Nefyde ise, (mâ reeytü ehâden) hiç kimse görmedim denilir.]
Allahü teâlâ, kullarina merhamet etmektedir. Âl-i
imrân sûresinin otuzuncu âyetinde meâlen: (Allahü
teâlâ size, azâbindan korkup sakinmanizi emreder. Allahü
teâlâ kullarina çok merhametlidir) buyurmustur. [Peygamberimiz
, (Allahü teâlânin yarattiklarini düsününüz,
Onun zâtini düsünmeyiniz. Çünki siz Onun kadrini
takdîr edemez, Onu anlamaya güç yetiremezsiniz) buyurmustur.
Hiç bir masnü', yaratilan, aslâ sâni'ini anliyamaz,
kavriyamaz. Peygamberimiz baska bir hadis-i seriflerinde de, (Allahü teâlâ,
hâtira gelen her seyden uzaktir) buyurmustur.]