DIYÂ-ÜL-KULÛB (KALBLERIN
ZIYÂSI)
Protestan râhibleri, Istanbulda islâmiyetin aleyhine nesrettikleri risâlelerden birinde:
(Hiristiyanligin fazîlet ve üstünlügü, günlük hayat ve dünya hâkimiyyetine yakisacak te'sîrleri ile insanlar arasinda çok sür'atli bir sekilde yayilmasindan anlasilmaktadir. Allahü teâlâ hiristiyanligi, diger dinlerden üstün, hakîkî bir din olarak dünyaya göndermistir. Yahudilerin mahv olmasi, üzerlerine büyük belâlarin gelmesi ve yahudi milletinin dagilip bozulmasinin sebebi, hiristiyanligi inkâr ettikleri için, Allah tarafindan kendilerine verilen açik bir cezâdir. Islâmiyetin zuhûru ile hiristiyanlik nesh olup, hükmü kalkmistir denilirse, acaba islâmiyetteki hayat kuvvetinin, yasama seklinin, insanlarin kalblerini kendi tarafina çekme kuvvetinin, hiristiyanliktaki bu kuvvetten daha üstün oldugu ortaya çikmis midir? Yâhut, islâmiyetin zuhûru ile hiristiyanlar üzerine, yahudilerde oldugu gibi, müdhis belâlar gelmis midir? Hiristiyanlik üçyüz sene kadar devlet gücü olmadan yayilmistir. Islâmiyet ise, hicretten sonra, din olma seklinden çikip devlet gücüne sâhip oldu. Bunun için, islâmiyet ile hiristiyanligin insanlarin kalblerine olan ruhanî ve mânevi te'sîrlerinin hakîkî nisbetini tesbît etmek, güç bir istir. Fakat, Îsâ aleyhisselâm üç sene insanlari dîne dâvet etmistir. Bu zaman içinde kendisine pek çok kimse tâbi oldu. Bunlarin içinden oniki havârîyi seçti. Baska bir zamanda “Incîl müjdeleyicileri” ismi ile, yetmis kisi daha seçti. Bunlari, insanlara dogru yolu göstermeleri için gönderdi. Daha sonra, yüzyirmi kisiyi de, bir yerde toplamistir. Havârîlerin bildirdiklerine göre, Îsâ aleyhisselâmin öldürülmesine kadar kirk gün içinde kendisine inanan 500 hiristiyani da dîne dâvet için gönderdigi Pavlosun mektûblarinda açikça yazilidir) demektedirler. Istanbulda nesrettikleri bu risâle söyle devam ediyor: (Arab tarihçilerden Ibni Ishak, [Ibni Ishak, 151 [m. 768] de Bagdâdda vefât etti.] Vâkidî, Taberî, Ibni Sa'd [Ibni Sa'd Muhammed Basrî 230 h.de vefât etti.] ve digerlerine göre, Muhammede ilk îman edenler, kendi hanimi Hz. Hadîce, evlatligi ve kölesi Zeyd bin Hârise, amcasinin oglu Ali bin Ebî Tâlib, vefâkar dostu ve magara arkadasi Ebû Bekr-i Siddîk ile bunun ihsânlarina kavusmus birkaç köleden ibârettir. Hz. Ömerin islâmiyeti kabûl ettigi tarihe kadar, yâni bi'setin altinci senesine kadar, müslüman olanlar elli kisidir. Bir rivayette kirk veya kirkbes erkek ile on veya onbir kadindan ibârettir. Yine Mekkeli müsriklerin eziyyet ve düsmanliklari sebebi ile, bi'setin onuncu senesinde, ikinci defa Habesistana hicret eden müslümanlarin sayisi yüzbir kisiye, yâni 83 erkek ve 18 kadina ulasmisti. Vâkidî, [Muhammed Vâkidî 207 [m. 822] de vefât etti.] kitabinda, hicretten ondokuz ay sonra vukû' bulan, Bedr gazâsinda bulunan muhâcirlerin sayisinin seksenüç kisi oldugunu bildirmektedir. Buna göre, hicrete kadar geçen onüç senede Muhammede inananlarin sayisi ancak yüze ulasabilmistir. Hicret esnâsinda tâbi olanlar ise yetmisüç erkek ve iki kadindan ibâret oldugu yine tarihlerde yazilidir. Bu kiyaslamadan sonra, hiristiyanlik ve müslümanliktan hangisinin kalblere te'sîrinin daha fazla oldugu ortaya çikar. Çünki, herhangi bir zorlama ve kuvvet olmaksizin, Îsâ aleyhisselâm ile Muhammede , sâdece teblîg etmek sûreti ile îman edenlerin sayisi birbirine mukayese edildiginde; Muhammedin onüç senelik dâvetinin netîcesi, kendisine yüzseksen kisi inanmistir. Îsâya ise, üç senede besyüzden çok kimse inanmistir. Bundan sonra, hiristiyanligin ve islâmiyetin yayilma sekli degismistir. Bu degisikligin sebebi ise, sâdece kullanilan vâsita ve sebeplerdendir. Bunlarin basinda ise, Muhammed aleyhisselâmin ümmetinin muhâribligi gelmektedir. Harblerde gâlib olup, terakkî ederek, birden bire yayilmislardir. Yoksa islâmiyet, hiristiyanlik gibi, insanlarin kalblerine olan kuvvetli te'sîri sebebi ile yayilmamistir. Ilk hiristiyanlar ise, Perslerin [Îrânlilarin] ezâ ve cefâlarina üçyüz sene tehammül ettiler. Çesidli mânilerle karsilastiklari hâlde, o kadar çabuk yayildilar ki, mîlâdin 313. senesinde, birinci Kostantin hiristiyanligi kabûl ettigi zaman, hiristiyanlarin sayisi birkaç milyona ulasmisti. Müslümanlara maglup olan milletler, zâhirde islâmiyeti kabûle pek zorlanmazlardi. Fakat, hayli tahriklerle millî örf ve âdetlerinden mahrum edildiler. Çesidli düsmanliklara maruz kalmalarindan baska, kendi dînî âyinlerini yerine getirmelerine sebep olan seyler de yasaklanmisti. Çâresiz kalarak bu zorluklara ve tazyîklere katlandilar. Bu, kendilerini mânevi olarak islâmiyetin kabûlüne zorlamak idi. Meselâ, Ömer-ül-Fârûk zamaninda dört binden çok kilisenin yikildigi bildirilmistir. Binlerce, câhil, dünyaya düskün, hâmîsiz kimselerin, o zamanki karisikliklar arasinda mal ve mevki' sahibi olmak için islâmiyeti kabûl etmelerine hayret edilmez. Islâmiyetin bu sekilde yayilmasi, Iskender gibi bazi cihangirlerin ortaya çikmasina benzer. Müslümanlarin yaptigi büyük fethler, Kur'an-i kerimin Allah tarafindan gönderilen bir kitap oldugunu göstermez. Hattâ müslümanlarin bunca fethleri ve çalismalari, emirleri altinda bulunan hiristiyanlara pek hos gelmemistir. Hâlbuki hiristiyanlarin dâveti Perslere daha çok te'sîr etmisti. Zîrâ, bugün Avrupada, küçük bile olsa bir putperest cemiyeti bulunamaz. Müslüman ülkelerde ise, pek çok hiristiyan bulunmaktadir. Yahudiler, hiristiyanligi red ettikleri için, Allahü teâlânin gadabina ugradilar. Vatanlarindan çikarilarak, dünya üzerinde, her yerden kogulan, kötü bir kavm oldular. Acaba hiristiyanlar da, islâmiyeti red ettikleri için, yahudilerden daha fazla veya onlar kadar olsun bir musîbet ve belâya ugramislar midir? Bugün yer yüzünde 150 milyon kadar müslüman bulundugu hâlde, hiristiyanlarin sayisi 300 milyonu asmistir. Allah tarafindan gönderilen hak din, adaleti ve insâfi emreder. Kâmil bir îman ve ibâdet sebebi ile Allahü teâlâya yaklasma saadetini bahs eder. Bu din, kendisine inanan bir kavmi en yüksek derecelere ulastirip, maddî ve mânevi huzur içinde olmalarina sebep olur. Bu husûslar süphesizdir. Eger islâmiyetin zuhûru ile hiristiyanlik nesh edilip, hükmü kalkmis olsaydi, Islâm memleketlerinin servet ve saadet ile diger memleketlerden üstün olmasi Îcap ederdi. Hâlbuki Islâmiyetin dogdugu yer Arabistân olup, burasi Muhammed zamaninda müslümanlarin emri altina girmisti. Müslümanlar daha sonra, ilk halîfeler zamaninda da, dünyanin zengin pek çok milletlerini emirleri altina almislar, onlara hükm etmislerdi. Fakat, ne çâre ki, az vaktte hâsil olan o zenginlik, az zamanda yok oldu. Bugün bile, arablar fakirlik içerisindedirler. Müslüman beldelerin çogu harap, arazileri ziraattan mahrumdur. Buralarda yasayan müslümanlar servet, medeniyet ve imârdan uzaktir. Ilmde ve sanatta Avrupaya muhtaç olmuslardir. Hattâ bir mühendis lâzim olsa, Avrupadan getirtirler. Denizcilik ve askerlik bilgilerini ögrenmek için gençlerinin tahsîl ve terbiyeleri, hiristiyân muallimlerine birakilir. Müslüman askerlerin harblerde kullandiklari silâhlar, âlimlerin ve kâtiblerin üzerine yazi yazdiklari kâgidlar, en büyük ve en küçügünün giydigi elbiseler ve kullandiklari esyanin çogu hiristiyan memleketlerinde imâl edilmistir. Hiç kimse oralardan getirtilmis oldugunu inkâr edebilir mi? Müslüman askerlerin kullandiklari silâhlar dahî, Avrupadan getirtilir. Avrupa ise, hiristiyanlik sâyesinde nüfus, terbiye, devlet ve servetce terakkî etmis, ilerlemistir. Mükemmel hastahâneler, muntazam mektepler ve fakirhâneler insâ etmislerdir. Simdi, diger memleketlere de hastahâneler kurarak, muallimler ve kitaplar göndererek hiristiyanligi yaymaya çalisiyorlar. Müslümanlar ise putperestleri ve hiristiyanlari, islâmiyete dâvet için gayret ve hamiyyet etmiyor, milyonlarca Kur'an-i kerim tercemeleri dagitmiyor, âlimler ve dâvetciler göndermiyorlar. Eger islâmiyetin zuhûru ile hiristiyanlik nesh edilmis, hükmü ortadan kalkmis olsaydi, hâl hiç böyle olurmuydu....) Cevap: Hiristiyan misyonerlerinin dagittiklari bu risâlelerde, öne sürülen fikirler, hülâsa edildiginde; hiristiyanligin islâm dîninden daha fazîletli, dogru ve nesh edilmemis [hükmünün kalkmamis] olmasi, su birkaç delîle baglanmistir: Hiristiyanligin sür'at ile yayilmasi, yahudiler üzerine gelen büyük belâlarin hiristiyanlar üzerine gelmemis olmasi, islâmiyetin kiliç ile, yâni harb ile, hiristiyanligin ise, nasihat, güzellik ve insanlara merhamet ile yayilmasi, hiristiyanlarin nüfusca müslümanlardan çok olmasi, hiristiyan devletlerin güçlü olmasi, hiristiyanlarin sanayi, zenginlik ve memleketlerinin imârinda müslümanlardan ileri olmasi ve iyilik yapmaya çalisip, buna çok ihtimâm göstermeleri ve Avrupada putperestlerin bulunmayip, müslüman devletlerin her yerinde hiristiyan ve yahudilerin bulunmasidir. Birinci delîlleri olan “Hiristiyanligin sür'at ile yayilmasi” sözlerine karsilik, hiristiyan tarihçilerinden, Kur'an-i kerim mütercimi papaz Salenin beyanlari kâfîdir. [George Sale, 1149 [m. 1736] da öldü. Ingiliz müstesrikidir. 1734 de Kur'an-i kerimi Ingilizceye terceme etti. Eserinin önsözünde, islâmiyet hakkinda uzun mâlûmat verdi. Avrupa dillerinde ilk Kur'an-i kerim tercemesi budur.] 1266 [m. 1850] senesinde basilan bu (Kur'an tercemesi)nde diyor ki: (Hicretten evvel, Medîne-i münevverede, kendisinden müslüman çikmayan hiçbir hâne kalmamisti. Yâni Medînede her eve islâmiyet girmisti. Eger bir kimse “islâmiyet diger memleketlere ancak kiliç kuvveti ile yayildi” diye bir iddiâda bulunursa; bu, kuru bir suçlama ve cehâlettir. Çünki, islâmiyeti kabûl eden pek çok belde vardir ki, kilicin ismini dahî isitmemislerdir. Kalblere te'sîr eden, gayet belîg olan Kur'an-i kerimi isitmekle müslüman olmuslardir.) Islâmiyetin kiliç zoru ile yayilmadiginin misâlleri pek çoktur. Meselâ: Ebû Zer-i Gifârî; kardesi Üneys ve mübârek anneleri Ümmü Zer ilk islâma girenlerdendir. Daha sonra, Ebû Zer-i Gifârînin dâveti ile, Benî Gifâr kabîlesinin yarisi müslüman oldu. Bi'setin onuncu senesinde Mekkeden Habesistana hicret eden Eshâb-i kirâm, 83'ü erkek ve 18'i kadin olmak üzere, 101 kisidir. Bunlarin disinda, pek çok sahâbe de, Mekke-i mükerremede kalmistir. Bu zamanda Necran hiristiyanlarindan yirmi kisi de müslüman olmustu. Dimâd-i Ezdî, bi'setin onuncu yilindan önce îman etmistir. Tufeyl ibni Amr de, hicretten önce annesi, babasi ve bütün kabîlesi ile berâber müslüman olmustu. Medîne-i münevverede, Benî Sehl kabîlesi, Mus'ab bin Umeyrin nasihatleri bereketi ile, hicretten önce müslüman olmakla sereflenmislerdir. Medîne-i münevverede Amr bin Sâbitten gayrisi, hicretten önce îman etmislerdi. Sâdece Amr Uhud gazâsindan sonra îman etti. Necd ve Yemen taraflarindaki köylerde oturan bedevîler dahî müslüman oldu. Hicretten sonra, Bureydet-ül-Eslemî yetmis kisi ile berâber gelip müslüman oldu. Habes pâdisâhi olan Necâsî de, hicretten önce îmana geldi. [Habes pâdisâhlarina Necâsî denir. Resûlullah zamanindaki Necâsînin adi Eshame idi. Hiristiyan iken müslüman oldu.] Yine Ebû Hind, Temîm ve Na'îm akrabâlariyla berâber ve diger dört zat da, Resûlullahi tasdik ettiklerini bildiren hediyeler gönderip, müslüman oldular. Bedr gazâsi olmadan önce, Allahü teâlânin sevgilisi, Resûlullah efendimizin sefkatli, merhametli vaaz ve nasihatleri ve bütün arab belâgatcilarinin kabûl ettikleri, herkesi acz ve hayrette birakan, Kur'an-i kerimi dinleyerek, müslüman olanlarin sayisi Medîne ve çevresinde birkaç bine ulasmisti. Hz. Îsânin dâvet zamani müddetince, kendisine tâbi olanlar ise; Incîlin hesabina göre, ikiyüz iki kisiden ibârettir. Hiristiyanlarin inancina göre Hz. Îsânin idam edilmesinden sonra zuhûr eden hârikulâde seyleri görerek, Îsâ aleyhisselâmin dînine girmekle sereflenenler ancak besyüze ulasabilmisti. [Hâsâ Îsâ aleyhisselâm ne öldürüldü, ne çarmiha gerildi. Allahü teâlâ onu diri olarak göge çikardi.] Hicretin sekizinci senesinde, Mekke-i mükerremeyi feth eden islâm askerinin oniki bin kisi oldugu ve hicretin dokuzuncu senesinde, Tebük gazâsina Medîneden otuzbinden ziyâde müslümanin istirâk ettigi ve hicretin onuncu senesinde yüzbinden ziyâde müslüman ile vedâ hacci yapildigi (Kisas-i Enbiyâ)da [Kisas-i Enbiyâ müellifi Ahmed Cevdet pâsa 1312 [m. 1894] de vefât etti.] yazilidir. Resûlullah âhirete tesrîf etmeden önce, ona îman etmekle sereflenen Eshâb-i kirâmin sayisinin, yüzyirmidörtbine ulastigi, bütün kitaplarda yazilidir. Resûlullahin âhirete tesrîfinden sonra, Müseylemet-ül-kezzâb vak'asi meydana geldi. Birinci halîfe Ebû Bekr-i Siddîk Müseylemet-ül-kezzâb üzerine 12.000'den fazla islâm askeri gönderdi. Bu gazâda yetmisten ziyâde hâfiz-i Kur'an sehitlik mertebesine ulasmisti. Medîneye birkaç konaklik bir mesâfeye, 12.000 askeri gönderen bir halîfenin emri altinda, ne kadar erkek ve kadin müslümanin bulunmasi Îcap eder? Hiristiyanlik mi, yoksa islâmiyet mi daha çok ve çabuk yayilmistir. Akil sahibi olanlar, bunu mukâyese etmelidir! Resûlullahin vefâtindan üç-dört sene sonra, ikinci halîfe Ömer-ül-Fârûk, kirk bin kisilik bir islâm ordusu göndererek, Hindistâna kadar bütün Îrâni, Konyaya kadar Anadoluyu, Sûriye, Filistin ve Misri feth etti. Buralarda yasayan halkin çogu, islâm dînindeki adaleti, güzel ahlâki görerek, müslüman olmakla sereflendi. Eski bâtil dinleri, yâni hiristiyanlik ve yahudilik ve mecûsîlik üzere kalanlar pek azdi. Böylece, on sene gibi, pek az bir zaman zarfinda, islâm memleketlerinde yasiyan müslümanlarin sayisinin, yirmi-otuz milyona ulastigini, tarihçiler sözbirligi ile bildirmektedir. Hâlbuki, hiristiyan misyonerlerinin ortaya attiklari iddiâya göre, Îsâ aleyhisselâmdan üçyüz sene sonra, Birinci Konstantin hiristiyanligi kabûl etti. Onun yardimi ve zorlamasi ile hiristiyanlarin nüfusu ancak alti milyona ulasabildi. On senede müslümanlarin sayisinin yirmi-otuz milyona ulasmasi ile, üçyüz senede hiristiyanlarin sayisinin alti milyona ulasmasi karsilastirildiginda, aralarindaki nisbetten, hangi dînin daha çabuk yayildigi ortaya çikmaktadir. “Islâmiyetin yayilmasinin sâdece kiliç, harb yoluyla oldugu” iddiâlari da aslsizdir. Söyle ki; Ömer-ül-Fârûk feth ettigi yerlerde bulunan kimseleri, islâmiyeti kabûl etmek ile hiristiyan kalarak cizye denilen vergiyi vermek arasinda serbest birakirdi. Onlar da, istedikleri yolu seçerlerdi. Verdikleri cizyenin en yüksegi, asrimizin parasi ile mukâyese edildiginde, 40-50 kurustan ibâret idi ki, zengin olanlar için, bu kadar az bir vergiyi vermekte, dinlerini terk ettirecek hiçbir zorlama yoktur. Cizye verenlerin, mallari ve nâmuslari ve ibâdetlerini yapmak hürriyyetleri, müslümanlarin mal ve nâmuslari gibi olup, herkese müsâvî olarak, adalet ile muâmele edilirdi. Senede bir kere birkaç kurus cizye vermek de, dinlerini, mallarini, canlarini ve haklarini korumanin karsiligi olup, bunu ödememek için, baba ve dedelerinin dînini terk edecek, birkaç sahis bulunabilir mi? [(Herkese Lâzim Olan Îman) kitabinda diyor ki: Hindistânin (Nedvet-ül Ulemâ) meclisinin reîsi ve meshûr (el-Intikad) kitabinin yazari, tarih profesörü Siblî Nu'mânî 1332 [m. 1914] de ölmüstür. Bunun urdu dilindeki (el-Fârûk) kitabini serdar Esedullah Hânin annesi ve Afganistân pâdisâhi Nâdir Sâhin kizkardesi fârisîye terceme etmis, Nâdir Sâhin emri ile 1352 [m. 1933] de Lahor sehrinde bastirilmistir. Yüzsekseninci sayfasinda diyor ki: (Rum Kayseri Herakliyusün büyük ordularini perîsân eden islâm askerlerinin baskumandani Ebû Ubeyde bin Cerrâh, zafer kazandigi her sehirde adamlarini bagirtarak, rumlara halîfe Ömerin emirlerini bildirirdi. Sûriyedeki Humus sehrini alinca da, (Ey rumlar! Allahin yardimi ile ve halîfemiz Ömerin emrine uyarak, bu sehri de aldik. Hepiniz ticâretinizde, isinizde, ibâdetlerinizde serbestsiniz. Maliniza, caniniza, irziniza kimse dokunmiyacaktir. Islâmiyetin adaleti aynen size de tatbîk edilecek, her hakkiniz gözetilecektir. Disardan gelen düsmana karsi, müslümanlari korudugumuz gibi, sizi de koruyacagiz. Bu hizmetimize karsilik olmak üzere, müslümanlardan hayvan zekâti ve usr aldigimiz gibi, sizden de, senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almamizi Allahü teâlâ emretmektedir) dedi. [Cizye miktâri, fakirlerden kirk, orta hallilerden seksen, zenginlerden yüzaltmis gram gümüs veya bu degerde mal, yâhut tahildir. Kadinlardan, çocuklardan, hastalardan, yoksullardan, ihtiyârlardan ve din adamlarindan cizye alinmaz.] Humus rumlari, cizyelerini seve seve getirip, Beyt-ül-mâl emîni Habîb bin Müslime teslim ettiler. Rum imperatörü Herakliyusun [Herakliyus 20 [m. 641] de öldü.] bütün memleketinden asker topliyarak, büyük bir haçli ordusu ile Antakyaya hücûma hazirlandigi haber alininca, Humus sehrindeki askerin de Yermükteki kuvvetlere katilmasina karar verildi. Ebû Ubeyde, sehirde memurlar bagirtip, (Ey hiristiyanlar! Size hizmet etmeye, sizi korumaya, söz vermistim. Buna karsilik, sizden cizye almistim. Simdi ise, halîfeden aldigim emir üzerine, Herakliyus ile gazâ edecek olan kardeslerime yardima gidiyorum. Size verdigim sözde duramiyacagim. Bunun için, hepiniz Beyt-ül-mâla vermis oldugunuz cizyelerinizi geri aliniz! Ismleriniz ve verdikleriniz defterimizde yazilidir) dedi. Sûriye sehirlerinin çogunda da böyle oldu. Hiristiyanlar, müslümanlarin bu adaletini, bu sefkatini görünce, senelerden beri rum imperatörlarindan çektikleri zulmlerden, iskencelerden kurtulduklari için bayram yaptilar. Sevinçlerinden agladilar. Çogu seve seve müslüman oldu. Kendi arzulari ile Rum ordularina karsi, islâm askerine câsûsluk yaptilar. Ebû Ubeyde böylece, Herakliyus ordularinin her hareketini günü gününe haber alirdi. Büyük Yermük zaferinde, bu rum câsûslarinin çok faydasi oldu. Islâm devletlerinin kurulmasi ve yayilmasi, aslâ saldirmakla, öldürmekle olmadi. Bu devletleri ayakta tutan, yasatan, büyük ve baslica kuvvet, îman, adalet, dogruluk ve fedakârlik kudreti idi.)] Ruslar yüz seneden beri istîlâ ettikleri Kazan, Özbekistân, Kirim, Dagistân ve Türkistânda bulunan müslümanlarin küçük çocuklarindan, en ihtiyârlarina kadar her sahs için senede birer altin almislardir. Ayrica askerlik yapmak, mekteplerde türkçe konusturmayip, zorla rusca ögretmek gibi çesidli iskence ve zorlamalara ragmen, bu kadar senedir Rusyadaki müslümanlardan kaç kisi hiristiyan olmustur. Hattâ, Kirim harbi sonunda yapilan sulh netîcesinde; Osmanli topraklarinda kalan hiristiyanlarin Rusyaya, Rusyadaki müslümanlarin da Osmanli devletine hicret etmesine izin verildi. Böylece, Rusya tarafindan iki milyondan fazla müslüman, Osmanli devletine hicret etti. Hâlbuki Ruslar, kendi taraflarina hicret edecek olan hiristiyanlarin her birine 20 ruble yol masrafi verdikleri hâlde, Osmanli devletinde rahat ve huzur içinde yasamaya alismis olan hiristiyanlar, Rusyanin bu vaadine inanmadi ve islâmiyetin kendilerine verdigi hak ve hürriyyetleri birakip oraya gitmedi. “Hz. Ömer, 4.000 kilise yiktirdi” demek ise, tarihi bütün hakîkatlere karsi açikça iftirâdir. Hiristiyân tarihçilerinin bildirdiklerine göre; Ömer Kudüsü feth ettigi zaman, hiristiyanlar, (Istediginiz bir kiliseyi kendinize mâbet olarak seçiniz) diyerek Hz. Ömere teklîfte bulundular. Ömer bu teklîfi siddet ile red etti. Ilk namazi kilise disinda kildi. Çok zamandan beri, çöplük olmus olan Heykel-i mukaddes denilen mahalli [Beyt-i mukaddes mahalli], temizleyip, buraya büyük ve güzel bir câmi yaptirdi. Müslümanlarin, hiristiyanlara ve yahudilere yapmakla mükellef olduklari muâmele sekli, bizzat Resûlullahin bütün müslümanlara hitâben yazdirdigi su mektûbda açikça bildirilmistir. Bu mektûbun asli Ferîdûn begin (Mecmû'a-i Münseât-üs-salâtîn) kitabi birinci cilt, otuzuncu sayfasinda yazilidir. [Ahmed Ferîdûn beg 991 [m. 1583] de vefât etti. Eyyübdedir.] Mektûbun tercemesi söyledir: (Bu yazi Abdüllah oglu Muhammedin bütün hiristiyanlara verdigi sözü bildirmek için yazilmistir. Söyle ki, Cenâb-i Hak, kendisini rahmet olarak gönderdigini müjdelemis, insanlari Allahü teâlânin azâbi ile korkutmus, insanlar üzerindeki emâneti muhâfaza edici yapmistir. Iste bu Muhammed , bu yaziyi, müslüman olmiyan bütün kimselere verdigi ahdi, sözü tevsîk için kaleme aldirdi. Her kim ki, bu ahdin aksine hareket ederse, ister sultan, ister baskasi olsun, Cenâb-i Hakka karsi isyân, Onun dîni ile istihzâ etmis sayilir ve Cenâb-i Hakkin lânetine lâyik olur. Eger hiristiyân bir râhip [papaz] veya bir seyyâh [turist] bir dagda, bir derede veya çöllük bir yerde veya bir yesillikte veya alçak yerlerde veya kum içinde ibâdet için perhiz yapiyorsa, kendim, dostlarim, arkadaslarim ve bütün milletimle berâber, onlardan her dürlü teklîfleri kaldirdim. Onlar, benim himâyem [korumam] altindadir. Ben onlari, baska hiristiyanlarla yaptigimiz ahdler mûcibince, ödemeye borçlu olduklari bütün vergilerden affettim. Cizye, haraç vermesinler veya kalbleri râzi oldugu kadar versinler. Onlara cebr etmeyin, zor kullanmayin. Onlarin dînî reîslerini makamlarindan indirmeyin. Onlari, ibâdet ettikleri yerden çikartmayin. Bunlardan seyâhat edenlere mani olmayin. Bunlarin manastirlarinin [kiliselerinin] hiçbir tarafini yikmayin. Bunlarin kiliselerinden mal alinip, müslüman mescidleri için kullanilmasin. Her kim buna riâyet etmezse, Allahin ve Resûlünün kelâmini dinlememis ve günaha girmis olur. Ticâret yapmayan ve ancak ibâdet ile mesgûl olan kimselerden, her nerede olurlarsa olsunlar, (cizye) ve (garâmet) [cezâ] gibi vergileri almayin. Denizde ve karada, sarkta ve garbda, onlarin borçlarini ben saklarim. Onlar benim himâyem altindadir. Ben onlara (emân) [izn] verdim. Daglarda yasayip ibâdet ile mesgûl olanlarin ekinlerinden haraç almayin. Ekinlerinden Beyt-ül-mâl [Devlet Hazînesi] için hisse çikartmayin. Çünki, bunlarin ziraati, sirf nafakalarini te'mîn etmek için yapilmakta olup, kâr için degildir. Cihâd için adam lâzim olursa, onlara bas vurmayin. Cizye [gelir vergisi] almak gerekirse, ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, ne kadar mallari ve mülkleri bulunursa bulunsun, yilda oniki dirhemden [kirk gram gümüsten] daha fazla vergi almayin. Onlara zahmet, mesakkat teklîf olunmaz. Kendileriyle bir müzâkere yapmak Îcap ederse, ancak merhamet, iyilik ve sefkat ile hareket edilecektir. Onlari dâimâ merhamet ve sefkat kanadlari altinda himâye ediniz! Nerede olursa olsun, bir müslüman erkekle evli olan hiristiyan kadinlara, fena muamele etmeyiniz! Onlarin kendi kiliselerine gidip, kendi dinlerine göre ibâdet etmelerine mani olmayiniz! Her kim ki, Allahü teâlânin bu emrine itaat etmez ve bunun ziddina hareket ederse, Cenâb-i Hakkin ve Peygamberinin emirlerine isyân etmis sayilacaktir. Bunlara kilise tâmirlerinde yardimci olunacaktir. Bu ahdnâme [sözlesme] kiyâmet gününe kadar devam edecek, dünya sonuna kadar degismeden kalacak ve hiç bir kimse, bunun aksine bir harekette bulunmayacaktir.) Bu ahdnâme hicretin ikinci senesi, Muharrem ayinin üçüncü günü, Medînede Mescid-i saadette Aliye yazdirilmistir. Altindaki imzalar: Muhammed bin Abdüllah Resûlullah. Ebû Bekr bin Ebî-Kuhâfe, Ömer bin Hattâb, Osman bin Affân, Ali bin Ebî Tâlib, Ebû Hüreyre, Abdüllah bin Mes'ûd, Abbâs bin Abdülmuttalib, Fadl bin Abbâs, Zübeyr bin Avvâm, Talha bin Abdüllah, Sa'd bin Mu'âz, Sa'd bin Ubâde, Sâbit bin Kays, Zeyd bin Sâbit, Hâris bin Sâbit, Abdüllah bin Ömer, Ammar bin Yâsir “radiyallahü teâlâ anhüm ecma'în”. [Görüyorsunuz ki, yüce Peygamberimiz baska dinden olan kimselere son derece merhamet ve sefkat ile muamele edilmesini ve hiristiyanlarin kiliselerine dokunulmamasini, yikilmamasini emretmektedir.] Simdi de, Ömerin Ilya ehâlisine verdigi (emân)in tercemesini asagida yaziyoruz. [Hiristiyanlar, Ilyâs aleyhisselâma Ilya derler. Kudüs sehrine de Ilya diyorlar.] (Isbu mektûb, müslümanlarin emîri Abdüllah Ömerin Ilya ehâlisine verdigi emân mektûbudur ki, onlarin varliklari, hayatlari, kiliseleri, çocuklari, hastalari, saglam olanlari ve diger bütün milletler için yazilmistir. Söyle ki: Müslümanlar, onlarin kiliselerine zorla girmeyecek, kiliseleri yakip yikmayacak, kiliselerin herhangi bir yerini tahrîb etmeyecek, mallarindan bir habbe [danecik] bile almayacak, dinlerini ve ibâdet tarzlarini degistirmeleri ve islâm dînine girmeleri için kendilerine karsi hiç bir zor kullanilmayacak. Hiçbir müslümandan en ufak bir zarar bile görmeyecekler. Eger kendiliklerinden memleketten çikip gitmek isterlerse, varacaklari yere kadar canlari, mallari ve irzlari üzerine emân verilecektir. Eger burada kalmak isterlerse, tamamen te'mînât altinda olacaklar. Yalniz Ilya ehâlisinin verdigi cizyeyi [gelir vergisini] vereceklerdir. Eger Ilya halkindan bazilari, rum halki ile birlikte, âile ve mallari ile berâber çikip gitmek isterlerse ve kiliselerini ve ibâdet yerlerini bosaltirlarsa, kiliseleri ve varacaklari yere kadar, canlari, yol masraflari ve mallari üzerine emân verilecektir. Yerli olmayanlar, ister burada otursunlar, isterlerse gitsinler, ekin biçme zamanina kadar, onlardan hiçbir vergi alinmayacaktir. Allahü azîmüssânin ve Resûlullahin emirleri ve bütün islâm halîfelerinin ve umûm müslümanlarin verdigi sözler, isbu mektûbda yazili oldugu gibidir.) Imzâlar: Müslümanlarin halîfesi Ömer bin Hattâb. Sâhitler: Hâlid bin Velîd, Abdürrahmân bin Avf, Amr ibnil'Âs, Muaviye bin Ebî Süfyân. Ömer, Kudüs muhâsarasina bizzât kendisi tesrîf etti. Hiristiyanlar cizye [gelir vergisi] vermeyi kabûl ederek, müslümanlarin himâyesi altina girdiler. [Ömere Kudüsün anahtarlarini, bizzât kendileri teslim ettiler.] Böylece, kendi devletleri olan Bizansin, agir vergi ve iskencelerinden, eziyyet ve cefâlarindan ve zulmlerinden kurtuldular. Çok kisa bir zamanda, düsman zannettikleri müslümanlardaki, adalet ve merhameti açikça gördüler. Islâmiyetin, iyilik ve güzelligi emreden, insanlari, dünya ve âhiret saadetine kavusturan bir din oldugunu anladilar. En küçük bir zorlama ve korkutma olmaksizin bölük bölük, mahalle mahalle islâmiyeti kabûl ettiler. Diger memleketlerde müslüman olanlarin hâlini siz kiyâs ediniz. On sene gibi bir zaman zarfinda, islâmiyetin her yere yayilarak, müslümanlarin sayisinin milyonlara ulasmasi, aslâ zorla ve kiliç korkusu ile olmamistir. Bil'aks islâmiyette bulunan adalet, insan haklarina saygi ve Kur'an-i kerimin en büyük mucize olarak, Allahü teâlâ tarafindan indirilmesi, bütün semavî kitaplar üzerine eftaliyyet ve üstünlügü gibi sebepler ile olmustur. Taberî tarihinin [Muhammed Taberî 310 [m. 923] de Bagdâdda vefât etti.] üçüncü cilt, altmisyedinci sayfasinda: (Ömerin hilâfeti zamaninda, Eshâb-i kirâmdan Müsennâ bin Hârise, islâm ordusu baskumandani olarak, Îrân üzerine gönderildi. Büveyd denilen yerde Îrân askeri ile harb edecegi zaman, islâm ordusu sayica az, silâhca zayif idi. Çünki, daha önceki harblerde, çok islâm askeri sehit olmus idi. Îrân ordusu çok kalabalik olup, fillerle gelmislerdi. Müsennâ o civârda oturan hiristiyanlara gidip, kendisine yardim etmelerini istedi. Onlar, severek yardim etmeyi kabûl ettiler. Hattâ, onlarin içinde Hâmûs isminde bir delikanli “Îrân askerinin kumandanini bana gösteriniz” dedi. Acem kumandani Mihrâni gösterdikleri zaman, ona hücûm edip, bir ok atti. Ok, Mihrânin karnindan girip sirtindan çikti ve cansiz yere düstü. Îrân ordusu dagildi) demektedir. Buradan da anlasildigi gibi, o asirda yasayan hiristiyanlar, müslümanlardan aslâ düsmanlik ve cebr [zorlama] görmediklerinden, hiçbir zaman müslümanlardan nefret etmemislerdir. Nefret söyle dursun, bil'aks müslümanlardan memnûn olmuslardir. Aylik bir ücret ve tâyîn edilen bir para olmaksizin müslümanlara yardim etmisler, bu ugurda canlarini vermislerdir. Hattâ, çok defa hiristiyanlar, müslümanlarla birleserek, kendi dindaslari olan hiristiyanlara karsi harb etmislerdir. Osmanli devleti ile Bizans imperatorlugu arasinda meydana gelen pek çok muhârebelerde de, bu hâl çok vukû' bulmustur. Tarihi tedkîk edenler, bunu iyi bilirler. Hiristiyanligin, islâmiyetten üstünlügünü iddiâ eden protestanlarin ortaya koyduklari delîllerden biri de, (Hiristiyanlik zuhûr ettigi zaman, yahudiler buna karsi cebhe aldilar ve Îsâ aleyhisselâmin dînini kabûl edenlere zulüm [iskence] yaptilar. Bu sebep ile, yahudiler üzerine müdhis belâlar geldi. Zelîl ve hakîr olup, millet olma saadetinden mahrum kaldilar. Islâmiyetin zuhûrundan sonra, müslümanlara saldiran hiristiyanlar üzerine böyle büyük belâlar gelmedi) iddiâsidir. Ileri sürdükleri bu delîlleri de, tamamen vâki' olan hakîkatlerin hilâfinadir, tersinedir. Çünki, yahudilerin belâya ugramalari, sâdece Îsevîligin zuhûrundan sonra olmamistir. (Ahd-i Atîk)de ve tarih kitaplarinda bildirildigi gibi, Îsâ aleyhisselâmin bi'setinden önce de, yahudiler günbegün çesidli belâlara ugramislardir. Yûsüf aleyhisselâm zamanindan, Mûsâ aleyhisselâm zamanina kadar Misrdaki putperest kibtîlerin elinde esîr kaldilar. Onlarin çesid çesid hakâretlerini çektikten sonra, Mûsâ aleyhisselâm bunlari, kibtîlerin elinden kurtardi. Dâvüd ve Süleymân aleyhimesselâm zamanindan sonra, yine dürlü dürlü belâlar ve karisikliklara dûçâr olarak perîsân oldular. Bu cümleden olarak,Âsûrî hükümdârlarindan ikinci Buhtunnasar Kudüs-i serifi zabt etti. Büyük katliâm yapti. Binlerce yahudiyi öldürdü. Hayatta kalan yahudileri ve Benî Isrâîle gönderilmis Peygamberlerden bazilarini esîr alarak Bâbile götürdü. Hattâ, o karisikliklar sirasinda, bütün Tevrât nüshalari parçalanmis, bir dâne bile kalmamisti. Âsûrîlerin zulmleri altinda, yahudilerin ne gibi belâlara ugradiklari ve Makkâbî isyânlari sirasinda, ne kadar yahudi katledildigi herkesin mâlûmudur. [Makkâbî: Sûriyedeki Selefkîler devletinin krali Antiokhos IV. Epiphanein, yahudileri putperest yapmak siyâsetine karsi isyân eden, yahudi kumandandir. Antiokhosun ordusunu yenerek Kudüsü ele geçirdi ise de, daha sonra, tekrar gayb etti. Fakat yahudilerin dinlerinde serbest olmalari hürriyyetini elde etti. Bu harbler sirasinda, çok yahudi kiliçtan geçirildi.] Nihâyet mîlâddan 70 sene evvel meshûr Romali Pampe, Filistini zabt edip, emri altina almistir. Yahudiler üzerine gelen bu belâlarin hepsi Peygamberleri inkâr ettikleri ve çogunu öldürdükleri için idi. Bu belâlarin, Hz. Îsânin bi'setinden önce oldugu tarihlerde açikça yazilidir. Îsâ aleyhisselâmin göge yükseltilmesinden yetmis sene sonra, Roma Imperatoru Titusun, Kudüse girince, Kudüsü yakarak bütün yahudileri katletmesine bir sebep aranirsa, tarihlere mürâce'at edilsin. Yahudilerin dünyada hakîr ve zelîl olmalari, Îsâ aleyhisselâmdan sonra umûmî olmayip, bazi mahallerde olmustur. Peygamberimiz zamaninda, Medîne-i münevvere ile Sâm arasinda yer alan, Hayber kal'asi gibi bir takim yerlerin hükümdârlari, Ka'b bin Esref, Merhab ve Ismâ'îl [Semauel] gibi yahudiler idi. Ne zaman ki, Peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Resûlullah efendimize düsmanlik ve ihânet ettiler, o zaman gadab-i ilâhîye ugradilar. Bekara sûresinin altmis birinci âyetinde meâlen: (Onlara zelîllik ve fakirlik verildi) buyurulmustur. Bu âyet-i kerimede buyuruldugu gibi, perîsân oldular. Bir daha devlet kurmalari mümkin olmadi. Allahü teâlâ, yeni bir din gönderdigi zaman, bâtil dinlere inanan kimseler üzerine büyük belâlarin gelmesi lâzim midir? Lâzim gelseydi, Benî Isrâîl Mûsâ aleyhisselâmin dîni üzere yasadiklari birkaç bin sene içerisinde, kendilerinden pek zayif ve sayilari çok olan mecûsîler üzerine pespese belâlar gelerek mahv-ü perîsân olmalari lâzim gelirdi. Hâlbuki Çin, Hindistân, Türkistân ve Amerika ehâlisi, eski hâlleri üzerine kalmislardir. [Üzerlerine, protestanlarin söyledikleri gibi herhangi bir belâ gelmemistir.] Protestanlarin, hiristiyanligin dogrulugunu isbât için ortaya koyduklari diger bir delîl ise; “Hiristiyanlarin nüfusunun çok olmasi”dir. Bu sözleri de kuvvetli bir delîl degildir. Her ne kadar, Avrupada nesredilen istatistiklerde, hiristiyan nüfusu çok gösteriliyor ise de, bunlar birbirlerini tutmamaktadir. Hiristiyanlarin sayisi husûsunda istatistikler arasinda milyonlarca fark vardir. Çünki, o zaman Asya ve Afrikanin çok yerlerinde yasayan insanlarin hangi dîne mensûb oldugu, tamami ile tahkîk edilip ortaya konulmamisti. Istatistik yapan kimseler, buralarda bulunan nüfusu, yasadiklari yerlerin büyüklügü nisbetinde tahmîn ile yazmislardi. Hattâ, Misrli Seyyid Rüfâanin terceme ettigi ve Misrda basilan cografya kitabinda, yeryüzünde yasayan insanlarin tamaminin nüfusu dokuzyüz milyon tahmîn olunup, yarisi mecûsî ve diger yarisinin yarisi putperest, kalan yarisinin ise müslüman, hiristiyan ve yahudi oldugunu ve ehl-i kitabin üçte birinin müslüman, üçte birinin yahudi, üçte birinin de hiristiyan oldugunu yazmaktadir. Bu da, tahmîni bir hesap oldugundan, delîl olarak kabûl edilemez. Bir diger husûs da, hiristiyanlarin çoklugunu kabûl etsek bile, sayilarinin çok olmasi, hiristiyanligin dogru oldugunu göstermez. Çünki, bir dîne mensûb olanlarin çok olmasi, o dînin dogruluguna delîl kabûl edilirse, putperestligin ve mecûsîligin hak, dogru din olmalari Îcap ederdi. Çünki, bugün yeryüzünde hiristiyanlardan daha fazla, putperest ve mecûsî vardir. Îsâ aleyhisselâmin semaya urûcundan sonra, üçyüz sene içerisinde putperestler ve yahudiler, defalarca nasrânîlere umûmî katliâmlar yaptilar. Ellerinde bulunan kitaplari ve risâleleri, yirtarak ve yakarak yok ettiler. Emirleri altinda bulunan Îsevîlere, her geçen gün hakâretlerini arttirarak zulmettiler. Hiristiyanlarin ortaya koyduklari bu delîle göre, yâni hiristiyanlarin sayisinin çok olmasina göre, hiristiyanligin bâtil, putperestligin ise hak, dogru olmasi Îcap ederdi. Protestanlarin, hiristiyanlik islâmiyetten üstündür diyerek, ortaya attiklari bir diger delîl ise, “Hiristiyanlarin fen ve teknikte müslümanlardan daha ileride olmasi”dir. Bu mes'elenin de, dikkatlice incelenmesi lâzimdir. Çünki, Avrupanin ilimde, teknikte ve sanayide ilerlemeye baslamasi, son üçyüz seneden beri olmustur. 900 [m. 1494] senesine gelinceye kadar, Avrupalilar vahset, cehâlet, pislik içerisinde olup, nasil bir hayat yasadiklari gayet açik bilinmektedir. Hiristiyanlar bu hâlde iken o asirlarda Asya, Irak, Hicâz, Misr ve Endülüs [Ispanya]de yasayan müslümanlar, o zamana göre ilim, teknik ve sanayide zirveye ulasmislardi. Hattâ, bugün Avrupada mer'iyyette olan medenî kanûnlarin kaynaklari, Endülüs ve Misr kütübhânelerindeki islâm âlimlerinin kitaplaridir. Papalik yapmis ikinci Sylvestrenin dahî, Endülüs üniversitelerinde müslüman profesörlerden ilim tahsîl ettigi tarihlerde yazilidir. Avrupalilarin kullanmakta olduklari romen rakamlari da, bütün fen ilimlerinin esasi olan matematik islemlerini yapmaya müsâid degildi. Müslüman mekteplerinde okurken, arabî rakamlar ile bu islerin kolay yapildigini ögrenince, bu rakamlari kendileri de, kullanmaya basladilar. Bu hâl, fende ilerleme sebeplerinden biri oldu. Bütün bunlar bilinince, dînin ilim ve fennin ilerlemesine ne gibi te'sîrleri oldugu anlasilir ki, bundan hiristiyanlardan önce müslümanlar istifâde ederler. Çünki, bugün ellerdeki dört Incîlin hiç birisinde devletler hukûku, sanat, ticâret, ziraat gibi medeniyet vâsitalarini emreden bir cümle dahî yoktur. Hattâ, siddet ile men edilmistir. Buna mukâbil Islâmiyet, ilim, sanat, ticâret, ziraat ve adaleti emretmistir. Bütün islâm devletleri, bu esaslarla idare olundugundan, medeniyet ancak islâm memleketlerinde oldugu gibi, dünyanin en mamur beldeleri de islâm memleketleri olmustur. [Hiristiyanlar, islâm memleketlerindeki bu zenginlige kavusmak istemis, bunun için dalgalar hâlinde, haçli seferleri tertîb etmislerdir. Haçli seferlerinin asl gayesi hiristiyanligi yaymakla berâber, islâm memleketlerinin zenginligini yagma etmek idi.] Fakat, asrimizda müslümanlarin ve hiristiyanlarin hâlleri, dinlerinin emrinin tersine bir sekilde zuhûr etmistir. Buna bir sebep aranirsa; bu, gerek müslümanlarin, gerekse hiristiyanlarin dinlerinin emirlerini yerine getirmemeleridir. Yâni dinlerinin îcâblarini yapmamaktir. Hattâ, Avrupali filozoflardan birisi, nesrettigi bir risâlede söyle demektedir: (Islâm dîninin hak bir din olup, hiristiyanligin ise, hak din olmamasi; dünyada yaptiklari eserler ile sâbittir. Çünki müslümanlar, dinlerinin emirlerini yapmakta, yâni islâmiyete uymakta kusur ettikce, zayifliyarak ilimde ve fende geri kaldilar. Hiristiyanlar ise, dinlerini ne kadar terk etmis, hiristiyanliktan ne kadar uzaklasmislar ise, o kadar kuvvetlenip, ilimde ve fende ileri gitmislerdir. Son zamanlarda hiristiyan devletlerin tâkîb ettikleri yol, kitaplari olan Incîlin emrettigi yolun tam tersidir. Bu herkesce mâlûmdur.) Protestanlarin, hiristiyanligin dogrulugunu isbât için getirdikleri delîllerden biri de, “Avrupada putperest bulunmayip, islâm memleketlerinde, islâmiyetin hâkim oldugu beldelerde ise, yahudi ve hiristiyanlarin bulunmasi”dir. Bu hâli, hiristiyanligin insanlara te'sîr etme kuvvetine haml etmektedirler. Ortaya attiklari bu iddiâ, hiristiyanligin dogrulugunu isbât etmekten çok, islâmiyetin akillara durgunluk veren adaletini isbât etmektedir. Çünki bir kimse, hangi dîne bagli bulunursa bulunsun, islâm memleketlerinin her tarafinda ayni haklara sahip olup, adalet karsisinda müslüman ile müsâvî idi. Gayri müslimler, islâm devletinin himâyesinde gayet rahat idiler. Onlarin ne dînine karisiliyor, ne de ibâdet etmelerine mani olunuyordu. Istedikleri sanat ve ticâret ile serbestce ugrasiyorlardi. Fakat, Avrupanin pek çok yerlerinde, protestanlar söyle dursun, hiristiyanlarin diger firkalarina tâbi olanlardan hiç birinin, bir digerinin hâkim oldugu yerde can ve mal emniyyeti yoktu. Rahatca ikâmet etmesi mümkin degildi. Ermeniler ve rumlar islâm memleketlerinin her yerinde ikâmet ettikleri hâlde, Avrupa memleketlerinden hiç birini vatan edinmemislerdir. Yunanistan ve diger Akdeniz adalari gibi, rumlarin bulundugu yerlerde; ermeni, katolik ve protestanlardan bes-on âile bulunmaz. [Rumlar ortodoksturlar.] Fransa, Italya, Ispanya vs. gibi katolik olan yerlerde protestan papazlarin; mektep, kilise, manastir insâ etmeleri aslâ mümkin degildir. Memleketin mezhebi olan katoliklik aleyhine, açikça kitap nesredemezler. Yine, halki protestan ve rum olan yerlerde de, katolik papazlarin durumu böyledir. Islâm memleketlerinin hiçbir yerinde, Sent Bartelmi ve engizisyon mezâlimleri gibi bir sey, vukû'a gelmemistir. [Sent Bartelmi katliâmi, 980 [m. 1572] senesi agustosun yirmi dördüncü günü, yâni Sent Bartelmi yortu günü, kral dokuzuncu Sarl ve Kraliçe Katerinanin emri ile Pâris ve civârinda altmis bin protestanin sâdece inançlarindan dolayi katledilmesidir.] Hiç bir tarihte islâm milletleri tarafindan, haçli seferleri gibi, kanli ve dehsetli bir hâdise vukû' bulmamistir. Haçli seferlerinin her birinde, müslüman, protestan ve yahudilerden, hattâ katoliklerin kendilerine düsman olduklari akrabâlarindan, yüz binlerce mâsumun kani dökülmüs, akillara gelmiyecek vahsiyâne katliâmlar yapilmistir. Haçli seferlerinin devam ettigi ikiyüz elli senelik zaman içinde, Avrupa harap oldu. (Bir yüzünüze tokat vurulursa, diger yüzünüzü de çeviriniz) diye nasihatta bulunan Îsânin kendi memleketinde, Onun nâmina müteassib haçlilarin cür'et ettikleri vahsîliklerin, engizisyonlarin tafsilâti anlatilamaz. Haçli seferleri müddetince, Avrupa ve Asyada milyonlarca insanin haksiz yere kanlarinin nasil akitildigi ve bunca memleketin nasil insafsizca virân edildigi tarihlerde yazilidir. Hâlâ, Ulah, Bugdan ve Odesada çâresiz yahudilerin neler çektikleri, ingilizlerin ve hiristiyanlarin, ruslarin hâkim olduklari memleketlerde bulunan müslümanlarin ne hâllerde yasadiklarini, ne sikinti ve iskencelere maruz kaldiklarini herkes bilmektedir. Bir de, bugün islâm memleketlerinde rahat, refâh, servet, hürriyyet ve huzur içinde yasayan hiristiyanlara bakiniz. Sonra, hiristiyanlik ve müslümanliktan, hangisinin, emirleri altinda bulunanlarin, adaletin himâyesinde ve rahat olduklarini ve hangisinin insanlik ve medeniyete hizmet edebilecegine Allah için hükm ediniz. (Avrupadaki ilim ve sanayinin gelismesi, zenginligin artmasi ve imâr edilmis olmasi, mektep ve hastahânelerin çok olmasi gibi, insanliga hizmet eden müesseselerin çok olmasini), hiristiyanligin islâmiyetten üstünlügünü isbât için delîl getirmek de, çok sasilacak ve pek abes bir istir. Kurûn-i vüstâya [Orta çag] kadar, Avrupa hiristiyanliga tam bagli olup, ellerindeki Incîllere tâbi olduklari için, hâlleri harap ve perîsândi. Delîl olarak ortaya koyduklari, ilim ve sanayide terakkî etmek, hastahâneler ve mektepler yapmak gibi, medeniyet vâsitalarindan hiç birisi mevcut olmadigi gibi, Romalilardan kalanlar bile mahv olmus, hattâ eserleri bile kalmamisti. Avrupalilar, Incîllerde ve bilhâssa Luka Incîlinin onikinci bâbinda bildirildigi gibi, sanat, ticâret ve zirâata hiç önem vermeyip, havâda uçan kuslar gibi bulduklarini yiyip, bulduklari yerde oturduklarindan, Avrupa kitasi bastan basa zulmet, cehâlet, vahset ve teassub içerisinde kalmisti. Hastahâne, mektep, fakirhâne gibi seylerin varligindan dahî habersiz idiler. Kur'an-i kerim ise, dünya islerine fazlasiyla önem vermis, ilmi, sanati, ticâreti, ziraati emretmis ve tehlikelerden sakindirmistir. Zümer sûresinin dokuzuncu âyetinde meâlen, (Bilen ile bilmeyen, hiç bir olur mu? Bilen elbette kiymetlidir) buyurulmustur. Nisâ sûresinin yirmidokuzuncu âyetinde meâlen, (Ey îman edenler, birbirinizin mallarini aranizda bâtil yollarla yimeyiniz. Yâni islâmiyetin haram kildigi, fâiz, kumar, hirsizlik ve gasb gibi bâtil yollarla yimeyiniz. Ancak birbirinizden râzi ve hosnûd olarak, ticâret ile ola) ve Bekara sûresinin ikiyüzyetmis besinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ bey'i, alis-verisi helâl ve fâizi haram kildi) ve Nisâ sûresinin, otuzaltinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâya ibâdet ediniz. Ona hiçbir seyi serîk, ortak kosmayiniz. Annenize ve babaniza [söz ve fiil ile], akrabâya [sila-i rahm ile], yetîmlere [gönüllerini almak ile], fakirlere [sadaka ile], akrabâniz olan komsulariniza [sefkat ve merhamet ile], binâ komsulariniza [iyilik ve onlara gelen zararlara mani olmak ile], dost ve arkadaslariniza [haklarina riâyet ve sevgi ile], yolcu ve misâfirlerinize [yemek ve içecek ikrâm etmek ile], köle ve câriyenize [elbiseler giydirmek ve yumusak davranmak ile] iyilik ediniz) buyurulmustur. Böyle, nice âyet-i kerimeler ve hadis-i serifler ile Allahü teâlâ ve Resûlullah ilim, sanat ve ticâreti emretmektedir. Ayrica, anne ve babaya, akrabâya, yetîmlere, âcizlere, kimsesizlere, komsulara, yolculara ve kölelere iyilik ve ihsânda bulunmayi, onlarin haklarini gözetmeyi ve hükûmete, kanûnlara karsi gelmemeyi de emir buyurmaktadirlar. Bugünkü Avrupalilarin dedeleri medeniyet vâsitasi olan bu seylerden habersiz iken, islâm memleketlerinin her tarafinda muntazam mektepler, medreseler, fakir ve miskinler için bakim evleri, ashâneler, hanlar, hamâmlar ve daha nice hayr ve iyilik müesseseleri kurulmustu. Müslümanlar, ayrica bu hayr müesseselerinin devami ve giderlerinin karsilanmasi için, husûsî yardim teskilâti olan (vakflar) kurmuslardi. [Hattâ kölelerin ve hizmetcilerin yaptiklari zararlari ödeyen, hastaliklara sebep olan seyleri temizleten vakflar dahî kurulmustu.] Islâm memleketlerinin her yerinde sanat pek meshûr idi. Avrupalilar, çalar saat nedir bilmezlerken, müslümanlarin halîfesi Hârûn-ür-resîd tarafindan Fransa krali Sarlmana çalar saat hediye edilmisti. Papa ikinci Sylvestre, [Sylvestre 1003 [m. 1594] de öldü.] Endülüste islâm mekteplerinde ilim tahsîl etmis ve rakkasli saati müslümanlardan ögrenmistir. Ispanya krallarindan Sanso, yakalanmis oldugu [ve Avrupalilarin o zaman tedâvî edemedikleri] istiska [su toplanmasi] hastaligi için Endülüsteki müslüman tabîblere mürâce'at etmis ve kisa zamanda sihhatine kavusmustur. Kur'an-i kerimde, fakirlere, miskinlere, yolculara yardim etmekten çesidli âyet-i kerimelerde tekrar tekrar bahs edilmistir. Böylece fakirlere ve yolculara ve zayiflara yardim etmek, müslümanlar arasinda âdet olmus, müslümanlarin mühîm bir vazîfesi hâline gelmistir. Iki-üç hânelik bir islâm köyünde dahî, bir misafir gelince, [gayri müslim olsa bile] aslâ aç ve açikta kalmamistir. Hattâ islâmiyetin hâkim oldugu yerlerde, müslümanlarla berâber yasamalari sebebi ile, gayri müslim vatandaslar arasinda da, bu güzel âdet yerlesti. Hâlbuki Avrupada, son zamanlarda çok zenginlerin bulunmasina, hastahâneler ve fakirhâneler yapilmis olmasina ragmen, bir hayli insan, hâlâ açliktan ölmektedir. Ingiltere ve Almanyada fakirler yiyecek bulmakta çektikleri sikintidan usanarak, herbirinden üçyüz-dörtyüz bin fakir, Amerika ve Hindistân ve diger bazi memleketlere hicret etmislerdir. [3 Subat 1988 tarihli Türkiye gazetesinde nesredilen bir haberde, fransizca (Figaro) gazetesinde, Fransada, 2,5 milyon kisinin tam bir sefâlet içinde yasadigi, bunlarin 1,5 milyonunun adresinin dahî mâlûm olmadigi ve sokaklarda yattiklari bildirilmektedir. Ayni gazetede, bildirildigine göre, Fransada altmis yasinin üzerinde 10 milyon ihtiyâr vardir. Bunlardan iki buçuk milyonunun mâlûm bir meskeni yoktur. Bunlarin âkibetleri sürünmek ve yalnizliktir. Bu ihtiyârlardan, kadinlarin % 7'si, erkeklerin % 14'ü intihâr etmektedir. Intihâr edenlerin sayisi, besyüzbindir. Fransada, böyle garîb, sefîl kimselere yardim için kurulmus olan, ATT'nin baskani, râhib Joseph Wresinski, (Bugün Fransada, mühim ihtiyaçlarini karsilayamiyacak kadar düskün 2,5 milyon insan var. Bunlara imdâd edecek hiç bir kaynak da yoktur. Insan haklarindan hergün bahs eden Avrupa, sâdece iktisâdî ve askerî mes'elelere degil, birkaç seneye kadar çok büyük rakamlara ulasacak olan sefâlete çâre aramalidir. Fransizlari bu sefâletten kurtarmak için millî, umûmî bir faaliyet lâzimdir) diyor. Papaz da, bu hakîkati itiraf etmektedir.] Eger ilim, teknik, sanayi ve medeniyet, bir dînin dogruluguna delîl olsa, bu delîl de, hiristiyanliktan çok islâmiyet için kuvvetli bir senet olur. [Çünki müslümanlar, islâmiyeti tatbîk ettikleri zamanlarda yükselmisler, bu tatbîki gevsettikleri zaman ve hiristiyanlari taklîde basladiklari zaman gerilemisler, hattâ parçalanmislardir.] Bir milletin zenginligi de, inandigi dînin dogrulugunu isbâta kâfî delîllerden olamaz. Çünki protestanlarin, hiristiyanliga inanmadiklari için, çesidli belâlara ugradiklarini iddiâ ettikleri yahudilerden Rotcild, dünyanin en zenginidir. Hâlâ Ingiliz milletvekillerinden olan Lord Isrâilî de yahudi oldugu hâlde dünyanin en zenginleri arasindadir. Bugün, Avrupa altin borsalarinin, yahudilerin ellerine geçecegi simdiden açikça görülmektedir. Hiristiyanlarin bu iddiâlarina göre, yahudilerin dîni, Îsâ aleyhisselâmin dîninden eftâl olmaktadir. Buna göre, Avrupanin çok yerlerinde ve Rusyanin her yerinde, sanat, ticâret ve servetten habersiz fakir, ne kadar hiristiyan var ise, bunlarin inançlari da bâtil olmaktadir. Hiristiyanlarin bu sözlerine göre, herhangi bir dînin dogrulugu, sâdece o dîne inananlarin servet ve zenginligine bagli olmasi lâzim gelir ki, bu hâl hiristiyanlarin islâmiyete karsi yaptiklari itirazi kuvvetlendirmez [bil'aks ortadan kaldirir]. Avrupa mekteplerine gelince, bunlar iki kismdir: Birisi papazlarin, digeri ise halkin, hükûmetin idare ve kontrolü altindadir. Papazlarin idaresinde olan mekteplerde, sâdece hiristiyanlik akîdeleri [inançlari] ögretilmektedir. Bunun için, millet meclislerinde, bu mekteplerin papazlarin elinden alinmasi için konusmalar yapilmaktadir. Yakin bir gelecekte hiristiyan çocuklarinin terbiyesi papazlarin idaresinden çikarilip, bu mekteplerin de, halkin ve hükûmetin idaresine verilecegi anlasilmaktadir. Avrupa hükûmetlerinin ve halkin idare ve kontrolünde olan mekteplerin hiçbirinde, dîne âid bir sey ögretilmeyip, onlarda sâdece fen ve matematik bilgileri ögretilmektedir. Bunun için, böyle olan mekteplerden mezun olan Avrupali gençlerin pek çogu, hiristiyanligin aleyhindedirler. Bu mekteplerden mezun olanlar, her gün çogalmakta ve dernekler kurup, gazete ve mecmû'alar nesretmektedirler. Bu gazete ve mecmû'alarinda, hiristiyanligin bâtilligini dünyaya ilân etmeye çalismaktadirlar. Hiristiyanligin, hak din oldugunu isbâta çalisan bu papazin, vesika olarak ortaya koydugu delîllerden olan, Avrupadaki bu mekteplerin bir gün gelecek, hiristiyanligin yikilmasina sebep olacaginda süphe yoktur. Müslümanlar arasinda, ilme her seyden çok önem veren, ilmi her seyin üstünde tutan, bir idarenin yoklugundan dolayi yikilan, yok olan bazi hükûmetler olmustur. Bundan baska, bugün islâm memleketlerinde mevcut olan sayisiz mektep ve medrese ve bunlara bagli vakf ve imâretlere insâf ile nazar etmelidir. Sâdece Istanbulda bulunan medreselerin, vakflarinin vakfnâmeleri incelendiginde; ilim tahsîl eden talebenin oturacagi kilimlerine varincaya kadar, aylik maaslarini ve her medresenin müderris, kapici ve diger hizmetlilerinin alacaklari maaslarini, bu vakflarin üzerine aldiklari görülür. Acaba, Avrupa mekteplerinin herhangi birinde böyle bir tesvîk, böyle bir kolaylik var midir? Bugünkü mektep ve medreselerin niçin eski parlakligi ve intizâmi kalmamistir denilirse, bunun sebepleri içerisinde dinle ilgili birsey bulunamaz. Iyilik ve hayr için kurulan vakflarin, ehl olmiyan din câhili, münâfik mason kimselerin emirlerine geçtiginden beri, güzel bir idareye mazhar olamadiklarini üzülerek görüyoruz. Bununla berâber, medreselerde yetisen talebeler, Avrupali talebeler gibi, yalniz fen ve matematik dersleri görmeyip, ayrica ilm-i kelâm, ilm-i fikh, ilm-i tefsîr gibi din ilimlerini de tahsîl ederler. Bunun için, bu talebeler arasinda, Avrupada oldugu gibi, din düsmani kimseler bulunmaz. Çünki, fen ilimlerinin ilerlemesi, islâm dîninin emirlerinin dogrulugunu anlamaya, daha açik bir sekilde hizmet eder. Yâni bir kimse, fen bilgilerini ne kadar çok tahsîl ederse, îmani o kadar çok kuvvetli bir müslüman olur. Fakat hiristiyanlikta hâl bunun tam aksinedir. Bir kimse, hiristiyan akîdesinin temeli olan (teslîs), yâni (üç birdir, bir üçtür), sözünü, hiç incelemeden kabûl edecek kadar ahmak ve câhil olmadikca, tam bir hiristiyan olamaz. Protestan papazin (Hiristiyanlar her yere hiristiyanligi yaymak için, misyonerler ve çesidli kitaplar gönderdikleri hâlde ve islâmiyeti yok etmek için, ingilterede (Müstemlekeler nezâreti) kuruldugu hâlde, müslümanlar, putperestleri ve hiristiyanlari islâmiyete dâvet için, niçin gayret göstermiyorlar. Kur'an-i kerim tercemeleri dagitmiyorlar ve islâma dâvet için çesidli yerlere âlimler göndermiyorlar) suâline gelince, yukarida zikrettigimiz gibi, bu mühim dînî hizmetin yerine getirilmesi, müslümanlarin vazîfesidir. Resûlullah zamaninda, bu vazîfeye çok önem verilmis, bu hâle, asirlar boyunca devam edilmistir. Islâmiyetin çok kisa bir zamanda yeryüzünün hemen hemen yarisina yayilmasi, adalete, güzel ahlâka ve ilme, fenne verdigi önem sebebi ile olmustur. Daha sonra, bid'at ehli, sapik kimseler [ve masonlar ve ingiliz câsûslari] devlet islerinde söz sahibi olunca, islâmiyetin en mühim emri olan emr-i mâruf, yâni iyiligi emretmek vazîfesi gevsedi. Islâmiyeti dünyaya yaymak gayreti kalmadi. Islâmiyetin bu gizli düsmanlari, (Bunca zaman içerisinde islâmiyet pek çok memlekete yayilmistir. Bundan sonra, akli olan, gözü gören, saadet, kurtulus isteyen, kendi arasin bulsun. Islâmiyet günes gibi meydandadir) diyerek, sonralari, insanlari islâma dâvet isine önem verilmedi. (Bir tüccarin hâlis bir pirlantasi olsa, onu dükkân dükkân gezdirip, müsteri aramasina lüzûm yoktur. Fakat mal çürük olur ise, onu elden çikarmak için, kapi kapi dolastirip “bu çok güzel bir maldir, aliniz, bir daha ele geçmez” gibi câhilleri aldatacak yalanlar söylemesi Îcap eder) seklinde çürük mantiklar ileri sürdüler. Bunlara sunu hâtirlatiriz ki, pirlanta için müsteri aramaya elbet lüzûm yoktur. Fakat, pirlantayi müsteriye arz etmek, tanitmak lâzimdir. Müsteri pirlantayi taniyinca, süphesiz tâlib olur. Teshir edilmeyen, tanitilmayan pirlanta ise tâlib bulamaz. Bu protestan papazina son söz olarak sunu da bildiririz
ki, bir dînin, bir mezhebin kitaplarini iyice incelemek lâzimdir.
Yoksa, sirf inâdindan veya sâdece bildigi kadariyla dogru
zannettigi fikirler ile, bir din, bir mezhep aslâ tenkîd
edilemez. Islâm dîninde îman esaslarini bildiren ve
bunlari koruyan ve süpheleri gideren (ilm-i kelâm) diye husûsî
bir ilim vardir. Islâmiyetin parlak oldugu ve birçok yerlere
yayildigi zamanlarda, kelâm ilminin derin âlimleri vardi.
Bu âlimler, islâm dînine yapilan itirazlarin ve meydana
gelen süphelerin giderilmesi için, pekçok kiymetli
kitaplar yazdilar. Bu kitaplari her memlekete yaydilar. Naklî
delîllerden, yâni âyet-i kerime, hadis-i serif ve
din büyüklerinin sözlerinden baska, aklî delîlleri
de kullanmak sûreti ile islâmiyetin dogrulugunu, hakîkatini
isbât ettiler. Yalniz yahudi ve hiristiyanlara degil, eski yunan
felsefesini taklîd edenlere ve bid'at sahibi, sapik, türedi
din adamlarina [ve zindiklara, masonlara] da cevap verdiler. Çünki,
islâm dîninde, Allahü teâlâ akl-i selîmin
kabûl etmedigi bir seyi kullarina emretmez. [Fakat, Allahü
teâlânin emirlerinin hikmetlerini, faydalarini anlamak için,
akl-i selîm sahibi olmak lâzimdir. Kendilerini akilli, felsefeci,
fen adami olarak tanitan câhillerin, ahmaklarin kendi hislerine,
nefslerine uygun olarak yaptiklari konusmalarin, hakîkat ile,
ilim ile, fen ile ilgileri yoktur. Akl-i selîm sahipleri, bunlarin
bozuk sözlerine, yazilarina kiymet vermez. Kendileri gibi bir kaç
ahmagi aldatmaktan baska te'sîrleri olmaz. Islâmiyette aklin
ermedigi çok sey vardir. Fakat akla aykiri hiç bir sey
yoktur. [Aklin çesidleri ve tefsîri arapça (Tarîk-un-necât)
kitabinda ve türkçe (TAM ILMIHÂL Saadet-I EBEDIYYE)
kitabinda uzun anlatilmistir.] Islâm dîni hakkinda, akla
uygun bilgiler söylemek için, kelâm ilminde meshûr
olan Imâm-i Rabbânî hazretlerinin (Mektûbât)
kitabini ve (Serh-i mevâkif) ve (Serh-i mekâsid) gibi kitaplari
iyi okumak ve iyi anlamak lâzimdir. Hiristiyanlarin, iknâ
edici delîller yerine, (Pavlos söyle dedi) veya (falan Incîl
böyle yazmis) veya (Bu mes'ele esrâr-i ilâhiyyedendir,
buna böylece inanmalidir) gibi sözleri konusmak ile, hiç
bir mes'ele isbât edilmez. Kelâm ilmini bilmiyenin, islâm
bilgilerinin dogruluklarini, akil sahibi, hiristiyanlara anlatmasi güç
olur. Bunu daha sonra anlatacagiz. |