PAPAZLARIN ISLÂMIYYETTEKI IBÂDETLERE HÜCÛMLARI ve BUNLARA CEVAPLAR

 


 

1.Bölüm

Protestanlar, (Gadâ-ül-mülâhazât) kitabinin ikinci bahsinde, islâmiyetteki ve hiristiyanliktaki, ibâdet sekllerinden bahs etmektedirler. Burada, hiristiyanligin islâmiyetten üstünlük ve fazîletini isbâta çalisirlar. Güyâ, (Islâm dînindeki ibâdet seklleri, belli vakitlerde ve belli yerlerde, bir takim belli hareketler ve edeblerden ibâret imis. Hiristiyanlik ise, ibâdetin ruh ile, içten gelerek yapilmasini ögreterek, zâhirî ve seklî ibâdet yerine geçecek olan, bir kurtulusa îman etmek ve hâlini degistirmek ve kalbini kötü huylardan temizlemek ve ahlâkini güzellestirmek esasi üzerine kurulmus imis. Hâlbuki, günahkâr kimselerin îman etmeleri ve tevbe ederek günahlarinin affedilmesi hakkinda Kur'an-i kerimde açik ve sahih bir haber yok imis. Matta Incîlinde, birinci bâbin yirminci âyeti ve devaminda, Rabbin melegi Yûsüf-i Neccâra rü'yâda görünüp, Meryemin bir oglu olacagini ve (Onu Îsâ, yâni kavmini günahlardan kurtarici diye ismlendireceksin) diye bildirdigi hâlde, Kur'an-i kerim, Îsâ aleyhisselâmin günahkârlari kurtarici oldugundan hiç bahs etmiyerek sukût perdesi ile örtmesi bir tarafa, diger Resûller gibi, onu Peygamberlik derecesine indirmekte imis. Insanin bulundugu hâl, sâdece cehl ve hatâdan ibâret olsa, bir Peygamberin irsâdi ona yetisir. Fakat tabî'ati ile insanin, câhil olmasi ve hatâ etmesinden baska, günah ve seytanin esareti altinda ve [Âdem aleyhisselâmdan gelen] suç yükünü tasidigindan, sonradan bir terbiye edici veya Peygamberlerin gelmesi, [insanlari kurtarmak için] kâfî degilmis. Bâkî olan insan ruhunun, esaretten ve günah yükünden kurtulmasi için, elbette bir kurtariciya ihtiyaç var imis. Incîl, insanlarin günah kirinden ve seytanin tasallutundan, yalniz biricik kurtarici olan Îsâ Mesîhin, kendi mubârek kanini feda etmekle kurtulabilecegini bildirmis iken, Kur'an-i kerim Îsâ aleyhisselâmin bu kurtarici sifatini görmemezlikten gelip, günahlardan kurtulmak için, kelime-i tevhîd ve kelime-i sehâdet söylemek, bir takim cezâlar ve dînî emirleri yerine getirmek gibi esaslara baglamakta imis. Incîl, insanlari hakîkî tevbe ve günahlardan kurtarici olan îman-i kâmil, yâni üstün bir îmana ve kalblerde olanlari degistirici olan Allahü teâlâya hamd ve senâ etmeye tesvîk ettigi gibi, ibâdet ve vazîfeler husûsunda da, Îsâ aleyhisselâmin zamanindaki yahudiler arasinda icrâ ve amel edilen zâhirî ibâdet sekillerini ve âdetlerini tamamen ortadan kaldirip, ibâdet ve tâati akla uygun ve makbûl bir tarzda beyan etmekte imis. Hâl böyle iken, Kur'an-i kerim, kemâlden uzak ve ruhanîyetten berî olan yahudilik gibi bir dînin, maddî ve zâhirî olan ibâdet ve âdetlerini tekrar ortaya çikarmakta imis namaz., abdest, kibleye istikbal [yönelme], hac ve oruç gibi zâhirî ibâdetlerin, kalbe te'sîrleri olmadigi gibi, bu ibâdetleri yerine getirirken bazi külfet ve zahmetler oldugundan, Muhammed aleyhisselâmin dîni yeryüzünde bulunan her kavme uygun degil imis. Sözün kisasi, Allahü teâlâ günahkâr kullarinin günahlarini af ve onlari seytanin tasallutundan kurtarmak için, biricik oglunun kanini dökmekten baska çâre bulamadigini, Kur'an-i kerimin tasdik etmemesi, Allah tarafindan gönderilmemis olduguna delîl imis. Kur'an-i kerimde beyan edilen ahkâm, sâdece zâhirî ibâdetlere âid olup, kalbi kötü huylardan temizlemeye ve ahlâki güzellestirmeye dâir emirler yok imis. Kur'an-i kerimdeki emirler, yâni farzlar ve vâcibler lüzûmsuz imis.)

Cevap (Gadâ-ül-mülâhazat) kitabini yazan papazin, bu itirazindan [ve iftirâlarindan Kur'an-i kerimi ve] islâm âlimlerinin kitaplarini hiç okumadigi, islâmiyeti hiç bilmedigi yâhut bildigi hâlde iftirâ ettigi, yalan söyledigi, açikça anlasilmaktadir. Bu papaz, Peygamberimize , Cebrâîl aleyhisselâm vâsitasi ile vahy olunan Kur'an-i kerimi, Matta ve Yuhannâya isnâd olunan, bir takim papazlarin toplayip bir araya getirdikleri kitaplara benzetiyor. Hakîkatten tamamen uzak olan yazilari ile, islâm dînine küstahca saldiriyor. Bu papaz, [ve bütün papazlar ve bütün âlem] bilmelidir ki, Kur'an-i kerim, Allah kelâmidir. Onda aslâ yalan ve tahrîf yoktur. Eger Kur'an-i kerimde, Îsâ aleyhisselâm için, hiristiyanlarin inandiklari gibi, [hâsâ] Allahin oglu olup, yarattigi insanlarin günahlarini afetmek için, baska çâre bulamadigindan, Onu Hz. Meryemden göndererek, birkaç yahudinin elinde çâresiz, kendisine hakâretler edilip, yüzüne samar vurularak çarmiha gerildikten sonra, Cehennemde yakilip mel'un etmek gibi iftirâlar bulunmus olsaydi, zaten Allah kelâmi olamazdi. Bugünkü mevcut Incîller gibi, Allah kelâmi olmaktan çikardi. Bir diger husûs da, eger bu papaz birazcik tefsîr ve hadis-i serif kitaplarini okumus olsa ve o kitaplardaki usûl ve ahvâle vâkif olsaydi, Îsâ aleyhisselâmin bütün

milletleri kurtarici olmasi için, Mattanin yaptigi çesidli tahrîfler ile dolu olan bir kitapta bulunan mübhem bir sözü, müslümanlara karsi delîl olarak getirmekten hayâ ederdi. Kitabinin önsözünde iddiâ ettigi gibi, kötü bir niyyeti olmasa ve insâf sahibi olsa idi, Kur'an-i kerimde, bugünkü Incîllerdeki gibi saçma sapan sözler bulunmadigina kizmazdi. Sanki, asli varmis da, Kur'an-i kerim onu saklamis gibi, (Kur'an-i kerim, Îsâ aleyhisselâmin bütün milletleri kurtarici oldugunu sükût perdesi ile örttü) demeye cür'et edemezdi. Yukarida zikrettigimiz, Matta Incîlindeki ibâreye gelince, bundaki “kurtarici” kelimesi hakîkî mânada kurtarici demek degildir.

[Hakîkî mânada, mutlak kurtarici Allahü teâlâdir.] Incîllerde Îsâ aleyhisselâm için kullanilan “kurtarici” kelimesi, Onun Peygamberligi sebebi ile günahkâr ümmeti için âhirette sefaat ederek, onlarin kurtuluslarina sebep olmasindan kinâyedir. Yoksa, Îsâ aleyhisselâm kendisinin “kurtarici” olmadigini, âciz bir kul olup, bütün güç ve kuvvetin, serîki ve benzeri olmiyan ve varligi mutlak lâzim olan, yâni vâcib-ül-vücûd olan Allahü teâlânin oldugunu, defalarca eshâbina beyan buyurmustur. Nitekim, Matta Incîlinin yirminci bâbinin, yirmiüçüncü âyetinde, Îsâ aleyhisselâmin, Zebedenin ogullari için, (Fakat sagimda ve solumda oturmagi vermek, benim elimde degildir. Pederim tarafindan kime hazirlanmis ise, onlara verilir) dedigi yazilidir. Yuhannâ Incîlinin besinci bâbinin otuzuncu âyetinde, Îsâ aleyhisselâmin, (Ben kendiligimden birsey yapamam. Bana emrolunani yaparim ve benim hükmüm dogrudur. Zîrâ ben yapacagim iste irâdemi degil, beni gönderenin irâdesini ararim) dedigi yazilidir. Yine Yuhannâ Incîlinin ondördüncü bâbinin yirmisekizinci âyetinde, Îsâ aleyhisselâmin (Baba benden daha büyüktür) dedigi yazilidir. Böyle söyliyen Îsâ aleyhisselâm için, (Allahin biricik ogludur ve aynen Allahdir. Kanini dökerek günahlari affetti) demek kadar, câhillik, küfür ve dalâlet olabilir mi? Eger Allahü teâlâ, hiristiyanlarin dedigi gibi, günahkâr kullarinin günahlarini afetmek isterse, biricik oglunu bir hâtundan dünyaya getirmesi ve Peygamberligi müddetince pekçok mucizeler göstermesine ragmen, bes-on âcizden baska, bütün Benî Isrâîli ona düsman ederek, onlarin korkusundan suraya buraya kaçmasina ve onu yahudilere maglup edip, pekçok hakâretlerle çarmihlarda bagira bagira öldürmesine ve bu da kâfî gelmeyip, Onu Cehennemde üç gün yakmasina ve daha baska sikintilara sokmasina ne hâcet vardi. Kimden korkusu vardi. Bütün insanlar dogustan günah ve isyân ile yogurulmus da, mutlaka böyle bir (Kurtarici)ya muhtaç ise, Allahü teâlâ onun gönderilmesini niçin alti bin sene te'hir etmis, geri birakmistir? Âdem aleyhisselâmin oglu Kâbile kardes olarak gönderseydi ve madem ki, Kâbilin bir kimseyi öldürmesi mukadder imis, onun eli ile biricik oglu da katlolunarak milyonlarca insân Cehennemden kurtulsa idi, daha iyi olmaz mi idi? Biricik ogul Îsâ Mesîh gelinceye kadar, yeryüzünde gelmis ve geçmis pek çok sâlih kimseler, bilhassa ruh-ül-kudsün kendisine geldigi Peygamberler, kendilerinin herhangi bir dahli olmadan, hilkatlerine karismis olan [ve tâ Âdem aleyhisselâmdan gelen] günah sebebi ile, binlerce sene Cehennemlerde azâb edilmeleri, merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlânin adalet ve merhametine uygun mudur? Eger bu günah, yâni Âdem aleyhisselâmin yasak edilen agacin meyvesinden yimesi ile zuhûra gelen zellesi ise, buna cezâ olarak onun Cennetten çikarilmasi kâfî olmadi mi? Sonradan neslinden gelen evlat ve ahfâdinin suçu nedir? Babanin cürmü ile evladin cezâ görmesi, hangi kanûn ve adaletin ahkâmindandir? Dünyaya bunca zâlim ve gaddarlar geldi. Hangisinin böyle bir is yaptigini, babasindan, dedelerinden dolayi torunlarina cezâ verdigini hangi tarih yazmistir? Merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlâ, bu zâlim ve gaddarlardan hâsâ daha mi zâlimdir? Buna göre, insanlarin günahlarinin affedilmesine vâsita olmak saadetine, Îsâ aleyhisselâmi katleden yahudiler mazhar olmus olurlar. Çünki kiyâmet gününde bu yahudilerin Cehenneme gitmeleri emrolununca, (Yâ Rab! Madem ki, sen biricik oglunun kanini dökmedikce, yarattigin insanlarin günahlarini affedemezdin. Bundan dolayi onu dünyaya gönderdin. Biz de Senin bu murâdini yerine getirmek için onu öldürdük. Eger öldürmeseydik, âlemdeki bu kadar insan kurtulamiyacakti. Biz ancak Senin irâdeni yerine getirmek ve insanlari Cehennemden kurtarmak için, onu öldürdük. Kötü olan katl isini yaparak, herkesin nefretini kazandik. Bu kadar fedakârligimiza karsi bize mükâfât verilecegi yerde, cezâ vermek Senin adaletine yakisir mi?) derlerse, mahser ehli bile onlara merhamet etmez mi, acimaz mi? Bir diger husûs da, Âdem aleyhisselâm ilk insân olup, henüz seytanin düsmanligini ve hiyânetini bilmez ve Allahü teâlânin huzurundan kovulmus seytanin, Cennete girip de kendini idlâl edecegini hâtira getirmezken, Tevrâtta da yazili oldugu gibi, seytan evvelâ, Hz. Havvâyi çesidli hîleler ile aldatmis, [ve yasak agacin meyvesinden yidirmisti]. Hz. Havvâ da, Âdem aleyhisselâmin bilmiyerek zelle islemesine sebep olmustu. Bu hatâ, Allahü teâlânin indinde çok büyük olmus ve yalniz Âdem aleyhisselâmin kendisine degil, tâ biricik ogula gelinceye kadar bütün çocuklarina sirâyet etmis. Hepsinin Cehennem ehli olmasini Îcap ettirmis ve en son biricik oglu dünyaya gelip kanini dökmedikce affolunamamis. [Hâsâ Allahü teâlâ, o günahi affedebilmek için, biricik oglunun kanini dökmekten baska çâre bulamamis. Kendisi ile görüstügümüz papazlarin ifâdelerine göre, eski seriatlerde, her günah için bir kurban kesilmesini Allahü teâlâ emretmis ve günahin bedelinin kan akitmak oldugunu bildirmis ve su günah için su kadar hayvan kurban edeceksin diye emir vermis. Her günah için bedel, kan akitmak imis. Ahd-i Atîkte de böyle oldugu yazili imis. Fakat o ilk günah için hayvan kani bedel olamaz imis, insan kani akmasi lâzim imis. Yukarida zikrettigimiz Incîlin beyanina göre, (hâsâ) Allahü teâlâ biricik oglunu kurban etmekten baska çâre bulamamis da, günahkâr kullarini afetmek için, biricik oglunu kurban etmis ve insan kani akitarak, onlara babalarindan miras kalan, o ilk günahi affetmis.]

Tevrâtta ve Incîlde, katl ve zinâ gibi nehy olunan günahlari irtikâb eden hiristiyanlar, bir papaza bir miktâr para verip, bu papazin affettim demesi ile veya tanrinin etini yiyip, kanini içerek tanri ile birlesince yâhut basini açip gözlerini semaya dikerek durunca affa mazhar olurlar inancindadirlar. [Madem ki, affa kavusmak bu kadar kolaydir, tanrinin biricik oglu, kurban edilmeyip de, tanriya yalvarsaydi veya kendisi aynen tanri oldugu için, babasi o günahi affediverseydi olmaz miydi?]

Diger bir husûs da sudur: Birsey için cânini feda etmek tam riza ve ihtiyâra baglidir. Îsâ aleyhisselâmin katli kendi rizasi ile mi olmustu? Incîlde [Matta bâb yirmialti, âyet otuzdokuzda] yazili oldugu gibi, Îsâ aleyhisselâmin, (Ey Baba, eger mümkin ise, bu kâse benden geçsin) diye Babaya duâ etmesi ve kendisine zarar gelmesinden korkarak (yerimi kimseye söylemeyin) demesi ve çarmiha gerildigi zaman, (Elî, Elî, Limâ Sebektenî) yâni (Allahim, Allahim, beni niçin terk ettin) diye niyâzda bulunmasi, kaninin akitilmasinin yâni kurban edilmesinin kendi rizasi ile olmadigini açikça isbât etmektedir. Meselâ bir kimse, kendi rizasi ve arzusu ile dîni ve milleti için bir miktâr para sarf etse, filan kimse fedakârlik etti denir. Fakat mecbûriyet karsisinda, zorla bir sey verince, o kimse için, fedakârlik etti denilemez. [O hâlde, (hâsâ) Îsâ aleyhisselâmin öldürüldügüne ve yukarida zikrettigimiz sözleri söyledigine inanan hiristiyanlar, nasil oluyor da, Onun kendini günahkâr insanlar için feda ettigine inaniyorlar. Bu sözleri ile, Îsâ aleyhisselâmin söyledigi Incîllerde yazili olan sözler, birbirini yalanlamaktadir. “Iki zid sey bir arada bulunamaz.”.]

Mevcut Incîllerde, ruh-ül-kuds aleyhinde kötü söz söyliyenin, aslâ affedilmiyecegi bildirilmektedir. Bundan baska olan günahlar için, Incîllerde hiçbir cezâ yazili degildir. Hâlbuki, katolik papazlar, günahin büyüklügüne göre, muayyen bir ücret alarak hemen o günahi affediyorlar.

Kur'an-i kerimde vârid olan âyet-i kerimelerin bildirdiklerine göre, islâmiyette günah üç kismdir:

1 - Sirk: Allahü teâlâdan baska birseye tapinmaktir. Küfür, îmansiz olmak, inanmamak demektir. Küfrün affi için, pisman olup, îmani kalbden kabûl etmek lâzimdir. Nisâ sûresinin yüzonaltinci âyetinde meâlen: (Allahü teâlâ kendisine sirk kosanlari, yâni kâfirleri affetmez ve sirkten yâni küfürden baska olan günahlari affeder) buyurulmustur. [Her çesid günahin ve kötülügün en fenasi, en kötüsü küfürdür. Allahü teâlânin emirlerinden ve yasaklarindan birine önem vermiyen kâfir olur. Kâfirin hiçbir iyiligi, hayrât ve hasenâti, âhirette kendisine fayda vermez. Îmani olmiyanin, hiçbir iyiligine sevap verilmez. Küfrün çesidleri vardir. Hepsinin en kötüsü, en büyügü (Sirk)dir. Bir seyin her çesidini bildirmek için, çok kere, bunlarin en büyügü söylenir. Bunun için, âyet-i kerimelerde ve hadis-i seriflerde bulunan sirk kelimesinden her nev' küfür mânasi anlasilir. Bu âyet-i kerimeden, kâfirlerin Cehennem atesinde sonsuz olarak yanacaklari anlasilmaktadir. Müslüman, dinden çikarsa, yâni kâfir olursa buna (Mürted) denir. Mürtedin önceki ibâdetleri ve sevaplari yok olur. Mürted, îmanin gitmesine sebep olan seyden tevbe etmedikce, sâdece (Kelime-i sehâdet) söylemekle veya namaz kilmakla müslüman olamaz. Bunun için, küfürden çok korkmalidir. Hadis-i serifte, (Hep hayrli, faydali konusunuz. Yâhut susunuz) buyuruldu. Islâmiyete uygun olmiyan sözlerden ve hareketlerden sakinmalidir. Hadis-i serifte, (Sirkten sakininiz. Sirk, karincanin ayak sesinden daha gizlidir) buyuruldu. Kâfirler, sonsuz yasasaydi, sonsuz kâfir kalmak niyyetinde olduklari için, küfürlerinin cezâsi Cehennemde sonsuz azâbdir. Bunun için kâfirlere olan ebedî azâb zulümdür, denilemez.]

2 - Büyük günahlardir: Müminlerin, Allahü teâlâ tarafindan yasak edilen seyleri yapmasidir. Adam öldürmek, hirsizlik etmek, yalan söylemek, kibir sahibi olmak, yâni kendini baskalarindan üstün göstermek gibi. Bunlari yapan, yâni büyük günah isleyen müminler, dünyada tevbe etmezler ve âhirette de sefaata kavusmazlarsa, günahlari kadar Cehennemde yanacak, daha sonra, kendilerinde bulunan îman nûru sebebi ile, Allahü teâlânin afvina kavusacaklardir.

3 - Allahü teâlânin emrettigi farz ve vâcib olan ibâdetleri yapmamaktir.

Tevbe iki kismdir:

Birincisi: Allahü teâlânin hakkina tecâvüz eden günahlara tevbedir. Farzlari ve vâcibleri terk etmek ve Allahü teâlânin haram kildigi seyleri yapmak bu günahlardandir. Meselâ, namaz kilmamak, zekât vermemek böyledir. Bu günahlari yapan müminler, tevbe-i nasûh ile tevbe ettikleri zaman, Allahü teâlâ affeder. Tahrîm sûresinin sekizinci âyetinde meâlen: (Ey îman edenler, günahlarinizdan Allahü teâlâya tevbe-i nasûh ile tevbe ediniz) buyurulmustur. Yâni pisman olup istigfâr ederek, ölünceye kadar bir daha hiç günah islememek üzere, tevbe edinizdir. Bekara sûresinin ikiyüzyirmiikinci âyetinde meâlen: (Allahü teâlâ, tevbe edenleri sever) buyurulmustur. Kur'an-i kerimdeki, bunlar gibi müjdelerden ve (Günahindan tevbe eden, hiç günah islememis kimse gibidir) hadis-i serifindeki müjdeden anlasiliyor ki, günah isleyip de tevbe edenler, Allahü teâlânin afvina kavusacaklardir.

Ikincisi: Kul haklari da bulunan günahlara tevbedir. Mal gasb etmek, zulmetmek ve giybet etmek gibi. Böyle günah isleyen kimseler, [hak sahibinin hakkini ödemeyip, onun ile helâllasmamis iseler], kiyâmet günü mahkeme-i kübrâda hak sahibi râzi olmadikca, af-i ilâhîye kavusamayip, cezâ göreceklerdir. Ancak, mümin olduklari için, günahlari kadar azâb olunup, sonra Cennete gideceklerdir. Yâhut, merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlâ, hak sahiplerine, râzi oluncaya kadar nîmetler ihsân buyurup, onlari râzi edecektir. Hak sahibinin rizalari ile affolunacaklardir.

Yukarida bildirilenlerden anlasiliyor ki, bu itirazci papazin zan ve iftirâ ettigi gibi, müslümanlarin günahlarinin affedilmesi bunlarin sâdece kelime-i tevhîd, kelime-i sehâdet söylemelerine ve ibâdet yapmalarina bagli degildir. Islâmiyet, Allahü teâlânin, bir misli, benzeri, ortagi ve vekîli olamiyacagini açikça bildirmistir. Âhirette de, günahkârlara sefaat, ancak Allahü teâlânin izni ve irâdesi ile olacaktir. Müslümanlar, Kur'an-i kerimde beyan olunan müjde âyetlerine, îman ile, (beyn-el-havfi ver-recâ) yâni korku ve Ümit arasinda, Allahü teâlânin sonsuz ihsânlarini beklerler. Fakat hiristiyanlar, hangi günah olursa olsun; hemen papazin, (affettim) demesi ile affolunup, Allahin melekûtuna, yâni Cennete kavusacaklarini zannederler. Simdi bu iki îtikattan hangisinin, ulûhiyyetin sânina uygun ve ubûdiyyetin yâni kullugun edeblerine muvâfik oldugu, insâf ile düsünülmelidir.

(Gadâ-ül-mülâhazat) kitabinin yüzkirkbesinci sayfasinda, (Kur'an-i kerim, Mesîhin kurtaricilik sifatindan bahs etmiyerek, onu bir Peygamber derecesine indirmektedir. Insanlari, büyük günahin esaretinden kurtarmis olan bu insanin, semavî Babasinin arzusunu yerine getirmek için, diger insanlar ugruna canini feda eden bir zat oldugunu ve kurtariciligini inkâr etmektedir. Siyer âlimlerinin beyan ettiklerine göre, kendi canini korumalari ve emirlerini yerine getirmeleri için, baskalarinin feda olunmasina râzi olan bir zatin, yâni Muhammed aleyhisselâmin, hakîkî ve en son kurtarici oldugunu bildirmistir) diyerek, Kur'an-i kerime dil uzatmaktadir.

Cevap: Insanlarin, Âdem aleyhisselâmdan beri günah ile dogup, bu günahin esareti altinda oldugu hiristiyanlarin sonradan uydurduklari bir sözdür. Incîllerde böyle bir ibâre yoktur. Bu isin halli için kafa yormak abestir.

Islâmiyet, insanlarin zâhirlerine [amel ve ibâdetlerine] yol gösterdigi gibi, kalblerinin ve ruhlarinin temizlenmesi yolunu da göstermistir. Su'arâ sûresinin seksensekizinci ve seksendokuzuncu âyetlerinde meâlen: (Kiyâmet gününde, ne mal, ne evlat fayda vermez. Ancak [kötülüklerden temizlenmis] kalb-i selîm ile Allahü teâlâya gelen müstesnâdir [Ancak o kurtulur]) buyurulmustur. Bu âyet-i kerime ve kalb temizligini, iyilik yapmagi ve güzel ahlâki öven ve tesvîk eden, yüzlerce hadis-i serif ve Muhammed aleyhisselâmin hâlleri ve fiilleri ve düsmanlarina bile yaptigi iyilikler meydandadir. Bunlar bilinince, bu kitabi yazan papazin yalani ve cehâleti hemen anlasilir. Îsâ aleyhisselâmin, semavî babasinin arzusunu yerine getirmek için, cânini feda etmedigi de, yine Incîllerin beyanlari ile yukarida anlatilmisti. Yâni, çarmiha gerilmeden önce, cani sikilarak yere kapandigi ve (Ey Baba, bu kâse benden geçsin) dedigi Incîllerde yazilidir. [Markosun ondördüncü bâbinda ve Lukanin yirmiikinci bâbinda bu hâdisenin teferruâti vardir. Lukanin yirmiikinci bâbinin kirktördüncü âyetinde, (Îsâ siddetli izdirabda olarak, ziyâde harâret ile duâ etti. Teri topragin üzerine düsen büyük kan damlalari gibi idi) demektedir. Bunlarin hepsi hiristiyanlarin îtikatlarina göredir. Islâm îtikatina göre, Îsâ aleyhisselâm ne çarmiha gerildi, ne de öldürüldü. Çarmiha gerilen, onu ele veren münâfik (Esharyûtî Yehûdâ) idi. Yahudiler, onu Îsâ aleyhisselâm zannederek, çarmiha gerdiler. Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâmi üçüncü kat semaya yükseltti. Bugünkü Incîllerde bile müjdelenen ve hiristiyanlarin (paraklit) dedikleri, türkçeye terceme ederken (tesellîci) diye terceme ettikleri, yegâne tesellîci olan Muhammed aleyhisselâma ümmet olmak için, çok duâ etti. Allahü teâlâ kiyâmete yakin Onu tekrar yeryüzüne indirecektir. O zaman, Îsâ aleyhisselâm Muhammed aleyhisselâmin seriati üzere hareket edecek, Onun helâl dediklerine helâl diyecek, haram dediklerine haram diyecektir. Paraklit, Ahmed demektir. Ahmed ise, Muhammed aleyhisselâmin ismlerinden birisidir. Îsâ aleyhisselâm, ulül-azm Peygamberlerdendir. Hâsâ, Allahin oglu degildir. Allahdan Allah, nûrdan nûr degildir. Îsâ aleyhisselâm, insân idi. Ona tapilamaz.]

Peygamberimiz için, (Baskalarinin kendisine feda olmasina râzi olan) ifâdesi ile, bu iftirâci papaz, hicrette Peygamberimizin Aliye, kendi yatagina yatmasini emrettigini kastetmektedir. Böyle oldugunu bir asagidaki sayfada kendisi açikliyarak, bununla gûyâ, Îsâ aleyhisselâmin, hâtem-ül-enbiyâ, yâni Peygamberlerin sonuncusu, Muhammed aleyhisselâmin üzerine, üstünlük ve fazîletini göstermek istemistir. Hakîkatte ise, kendi maksadinin aleyhine bir delîl getirmistir. Çünki, ayni risâlenin yirmidokuzuncu sayfasinda, (Îsâ mesîh, benî Isrâîl arasinda ortaya çikmis ve onlari kendisini kabûle hazir bulmustu) demektedir. Daha sonra, yüzonikinci sayfasindan yüzonüçüncü sayfaya kadar, arab kavminin putperest olup, yeni bir dîni kabûle hazir olmadiklarini isbâta çalismaktadir.

Îsâ aleyhisselâma, bir rivayete göre yirmi erkek ile, sar'adan kurtulmus birkaç kadindan baska, kimse îman etmedi. Hiristiyanlarin zannettikleri gibi, Ona îman edenler, Onun ülûhiyyetini, ilahligini tasdik etmis iken, Îsâ aleyhisselâm onlari kâmil bir îman ve tevekküle tesvîk için (zerre kadar îmaniniz olsa, dagi yerinden kaldirirsiniz) diye te'minât verdigi ve çarmiha gerilmeden birkaç gün önce, (Sizin içinizden biriniz benim için cânini feda ederse, ebedî hayata mazhar olur) diye müjdeledigi hâlde, Ona îman edenlerden hiç birisi, bu emre itaat etmediler. Bilhâssa, hiristiyanlarca Peygamber makamina sahip olan [ve kendilerine (resûller) denilen] havârîlerden olan Yehûdâ, cânini feda etmek söyle dursun, yahudilerden otuz gümüs rüsvet alarak, Îsâ aleyhisselâmin bulundugu yeri onlara haber verdi. Resûl, Peygamber rütbesinde olan diger sâkirdler, Îsâ aleyhisselâm yakalaninca, etrâfindan dagilip kaçtilar. [Matta bâb yirmialti, âyet ellialti.] Hepsinin en yüksekleri olan Petrus, Mesîhe karsi, (Bana seninle berâber ölmek lâzim gelse de, seni hiç inkâr etmem), [Matta bâb yirmialti, âyet otuzbes] diye yemin etmis idi. O karisikliklar arasinda, Îsâ aleyhisselâmi götürürlerken, uzaktan onun ardinca gitti. [Mattâ bâb yirmialti, âyet ellisekiz.] Daha sonra, horoz ötünce, üç defa ayri ayri, Îsâ aleyhisselâmi tanidigini inkâr etti diyor. Hem de, lânetler ederek. [Matta bâb yirmialti, âyet yetmisdört.]

[Yeni bir dîni kabûle müsâid olmadiklarini söyledigi arab kavminden olup, Muhammed aleyhisselâmin Peygamberligini tasdik eden Eshâb-i kirâmin her biri, Muhammed aleyhisselâm ugruna, canlarini ve mallarini, hiç çekinmeden seve seve feda ettiler. Buna birkaç misâl verelim:

Uhud gazâsi, islâm tarihinin en büyük ve mühim gazâlarindan birisidir. Bu gazâda, Eshâb-i kirâm önce harbi kazanmis iken, sonradan müsrikler vâdiyi dolasarak Eshâb-i kirâmi “aleyhimürridvan” arkadan vurdular. Islâm ordusu karisti. Pek çok Eshâb-i kirâm, sehitlik mertebesine kavustu. Bu gazâda bulunan ve sehit olan Eshâb-i kirâmin secâat ve kahramanliklari, islâm tarihinin en serefli kahramanlik destânlaridir. Burada Eshâb-i kirâmdan birkaç zâtin ahvâlini bildirelim:

Talha bin Ubeydullah o gün Resûlullahin etrâfini müsriklerin kusattigini görünce, ne tarafa kosacagini, ne tarafa yetisecegini sasirmisti. Bir sag taraftan hücûm edenlere, bir sol taraftan hücûm edenlere karsi çarpisiyordu. Kendini Resûlullaha siper ediyordu. Resûlullaha bir zarar gelir korkusu ile titriyordu. Resûlullahin yaninda döne döne çarpisiyordu. Müsriklerden keskin nisanci, attigini vuran Mâlik bin Zübeyr isminde bir ok atici vardi. Bu hâin, Peygamberimize nisan alarak, bir ok atti. Resûlullahin mubârek basina dogru gelen bu oka, baska hiçbir sekilde karsi koyamiyacagini anliyan Talha, elini açarak oka karsi tuttu. Ok avucunu parçaladi.

Kadin sahâbîlerinden, Ümm-i Ümâre de, zevci ve oglu ile, Resûlullahin yaninda çarpisiyordu. Oglu, zevci, kendisi ve diger Eshâb-i kirâm, kendilerini Resûlullaha siper ediyorlardi. Oglu yaralaninca, oglunun yarasini ve diger sahâbîlerin yaralarini sariyor, susuz olanlara su dagitiyordu. Daha sonra, eline bir kiliç alarak çarpismaya basladi. Ibni Kâmia kâfiri Resûlullahi öldürmeye yemin etmisti. Resûlullahi gördü. Resûlullaha hücûm edince, Ümm-i Ümâre atinin önüne geçti. Atini durdurup Ibni Kâmiaya saldirdi. O müsrikin üzerinde zirh oldugu için darbeleri pek te'sîr etmedi. Zirh olmasaydi, o da katledilen diger müsriklerin yanina gidecekti. Nihâyet o müsrikin siddetli bir hücûmu ile bogazindan agir yaralandi. Resûlullah onun için, (Uhud günü ne tarafima baktiysam hep Ümm-i Ümâre, hep Ümm-i Ümâreyi gördüm) buyurmustur.

Mus'ab bin Ümeyr, Uhud gazâsinda muhâcirlerin sancagini tasiyordu. Iki zirh giyinmisti. Ibni Kâmia kâfiri Mus'aba saldirdi. Çünki Mus'ab kendisini Resûlullaha siper ediyordu. Ibni Kâmia bir kiliç darbesi ile Mus'abin sag kolunu kesti. Sancagi sol koluna aldi. Bu sirada Âl-i imrân sûresinin (Muhammed ancak Allahin resûlüdür) meâlindeki ondördüncü âyetini okuyordu. Ikinci bir darbe ile sol kolu da kesilince, sancagi kesik kollari ile tutup gögsüne bastirdi. Yine ayni âyet-i kerimeyi okuyordu. Islâm Sancagini yine birakmamisti. En son gögsüne saplanan mizrak ile, sehit oldu. Fakat Islâm Sancagini yine birakmamisti.

Hubeyb bin Adiy ve Zeyd bin Desinneyi , müsriklerden, Lihyan ogullari, hîle ile yakalayip Kureys kâfirlerine satmislardi. Hubeybe, kendisini sehit etmeden önce (Dîninden dön seni serbest birakalim) dediler. (Vallahî dönmem! Bütün dünya benim olsa, bana verilse, yine islâmiyetten ayrilmam) cevabini verdi. Bunun üzerine müsrikler, (Simdi senin yerine Muhammedin olmasini, Onun öldürülmesini ister misin? Sen de evinde rahat oturasin) dediler. Hubeyb, (Ben Medînede Muhammed aleyhisselâmin mübârek ayagina bir diken batmamasi için bile, canimi feda ederim) dedi. Kâfirler Hubeybin bu asiri sevgisine hayret ettiler. Daha sonra da sehit ettiler.

Daha yüzlerce misâlini yazmak mümkin olan bu hâdiseler, hep sâhittir ki, Eshâb-i kirâmin ve bindörtyüz seneden beri gelmis olan müslümanlarin hepsi, seve seve canlarini Resûlullahin ugruna ve Allahü teâlânin rizasi için feda etmislerdir. Hiristiyanlarin, resûl kabûl ettikleri havârîler, Îsâ aleyhisselâmi en sikintili zamaninda terk ederek kaçmis, kaçmakla kalmamis, onu lânet ile inkâr etmislerdir. Bu hâl, bugünkü Incîllerde bildirilmektedir.]

Her seyin en dogrusunu Allahü teâlâ bilir ki, hicret gecesi Peygamberimizin , Aliye bu fedakârligi teklîften maksadi, bir gün gelir, hiristiyanlar arasinda, niçin âhir zaman Peygamberi yeni bir dîni kabûle hazir bir kavmden zuhûr etmedi diyerek itiraz ederlerse, böyle bir suâl karsisinda, onlari, kiyâmete kadar susturmak içindir. [Çünki, böyle bir kavm içerisinde geldigi hâlde, kendisine inanan ve îman eden bir zâttan istedigi bir teklîf, can tehlikesi oldugu hâlde seve seve yerine getirilmektedir. Bu hâl, Peygamberimizin üstünlük ve fazîletini gösteren, en büyük delîllerden biridir. Bu papaz, kendi sözü ile, kendisini tekzîb etmektedir.] Buradaki diger bir ince hikmet de sudur: (Islâm dîni, sâdece zâhirî menfaatler ve kuvvet zoru ile yayildi) diyenlere karsi, havârîler ile Eshâb-i kirâmin ahvâli mukâyese edilirse, Resûlullahin ibretli bir sekilde, itirazcilari ve hasmlarini utandirmak için, mucize olarak Eshâbindan birini, o sekilde vazîfelendirmis oldugu hâtira gelebilir. [Çünki Ali hiç çekinmeden Resûlullahin yatagina yatmis, Petrus ve diger havârîler ise, Îsâ aleyhisselâmi terk edip, kaçmislardir.]

Protestan papazlar, islâmiyete itiraz ederek, (Incîl, kendisine inananlari, Îsâ Mesîhin asrinda, yahudilerin yaptiklari ibâdetlerden muâf tutmustur. Ibâdeti, akla uygun ve makbûl bir sekilde müminlere göstermis ve beyan etmistir. Hâlbuki, Kur'an-i kerim, tekrar kemâlden uzaklasmistir. Çünki, yahudiligin, ruhaniyet bulunmiyan maddî ve zâhirî olan âdet ve ibâdetlerini emretmistir) demektedirler.

Cevap: Bunlara sorariz ki, Îsâ aleyhisselâmin Matta Incîlinin besinci bâbinin onyedinci âyetinde, (Ben seriati yikmaya gelmedim. Ben yikmaya degil, tamam etmeye geldim. Çünki, yer ile gök zâil olmadikca, hersey vâki' oluncaya kadar, seriatten bir harf veya bir nokta bile yok olmiyacaktir) sözünün mânasi nedir? Kendisi, Mûsâ aleyhisselâmin dîni üzere, niçin sünnet olmustur? Ömrünün sonuna kadar, Mûsâ aleyhisselâmin seriatindeki, belli bayramlari tamamen icrâ etmesinin sebebi nedir? Benî Isrâîl ile aralarinda geçen münâkasalarda, onlari Mûsâ aleyhisselâmin seriati ile amel etmedikleri için, neden azarlamistir? Bunlardan anlasiliyor ki, protestan papazlarin bu iddiâlari, tamamiyle Incîlin ahkâmina ve Îsâ aleyhisselâmin yaptiklarina, mugâyirdir, ziddir. Kur'an-i kerim, kemâlden ve ruhaniyetten aslâ ârî degildir. Bir dînin zâhirî olan ibâdetlerini yapmiyan, o dînin ruhaniyetinden istifâde edemez. Bunun tafsîlâti asagida beyan olunacaktir.

Hiristiyan papazlarin itirazlarinin birincisi, islâm dînindeki tahârettir. Ilk hedefleri, ilk hücûm ettikleri mes'ele tahâret mes'elesidir.

Bu papaz, (Islâmiyette abdest almak, halkin temizligi ve vücûdun kirlerinin giderilmesi maksadina bagli olmus olsaydi, bir sey denilemezdi. Fakat, Allahü teâlâ için yapilan ibâdetlerin sihhati, abdest almaya baglanmis ve abdest ibâdetin sarti kabûl edilmistir. Abdestsiz kilinan namazi, Allahü teâlâ kabûl etmez denilirse, burasi üzerinde düsünülecek bir yerdir. Çünki Tevrâtta, (Rab insanin baktigi gibi bakmaz. Zîrâ insân zâhire, Rab kalbe bakar) denilmis oldugundan, namazdan evvel abdest almanin kalb temizligine veya namazin hakîkatine bir te'sîri yoktur. Ayrica, namazin sihhatine ve kabûlüne de, bir faydasi olmadigi anlasilmaktadir. Buna göre, Kur'an-i kerim, ibâdetin asli olan ihlâs ve kalb huzurunu, hiç bir faydasi olmiyan, sekil ve âdetler üzerine vaat etmis olur. Bir diger husûs da, ellerini ve ayaklarini yikamak, sicak çöl memleketlerinde oturan ve yalin ayak gezen kimselere faydali ve güzeldir. Fakat, gayet nâzik ve medenî olup, soguk memleketlerde yasayip, ayagini çorap ve ayakkabi ile koruyan kimseler için abdest almak, sihhate zararli olan bir mecbûriyettir. Bilhâssa, kuzey kutub bölgelerinde yasiyan kimselere, günde bes defa buzlari kirip yikanmak, ne kadar mesakkatli ve sihhati gideren bir seydir. Ne kadar adalet ve hakkâniyyetten uzaktir. Kibleye dönmek de benî Isrâîli taklîddir) demektedir.

Cevap: Bilinmelidir ki, islâm dîni, bütün dinlerin ve seriatlerin en kâmil ve en tamam seklidir. Yâni zâhirî ve bâtinî olgunlugu kendinde cem' eden bir tevhîd dînidir. Insanlara faydali seyleri emreden, zararli seylerden koruyan bir dindir. Onda insanlara zararli olabilecek en küçük bir hükm yoktur. Her hükmünde insanlar için maddî ve mânevi nice faydalar vardir. Islâmiyetin, Allahü teâlâ tarafindan gönderilmis oldugunun açik bir delîli de, islâmiyette, ne kadar zâhirî ve seklî görünen ahkâm varsa, her birinin nice hakîkatleri ve insanlar için faydalari olmasidir. Ilm ve teknik ilerledikce, bunlarin faydalari ortaya çikmaktadir. Gözleri cehâlet perdesi ile kapanmis olanlar, bu hakîkatleri idrâk edememekte ve sâdece zâhire bakmaktadirlar. Isrâ sûresinin yetmisikinci âyetinde meâlen: (Bu dünyada [kalbi hakki kabûl etmiyecek sekilde] kör olan kimse, âhirette de kördür. [Kurtulus yolunu göremez]) buyurulmustur. Âyet-i kerimede bildirilen kimseler, böyle söyliyen papazlardir. Islâmiyete uyan kimseler, âhirette, ihlâslarina göre mükâfâta kavusacaklardir. Gözleri, irfân nûru ile açilmis, bütün âlemi kapliyan ilâhî nîmetten idrâk ve anlayislari nisbetinde nasip almis olan kimseler için, âhirette yüksek dereceler vaat edilmistir. Bu vaatler, bu nîmetler, âyet-i kerimelerde bildirilmistir. Akil ve irfân sahibi olan kimselerin burada yapacaklari sey, islâmiyetin emrettigi ibâdetlere siki sikiya baglanmaktir. Bununla berâber, kalbini kötü huylardan temizlemek lâzim oldugu, tefsîr ve hadis-i serif kitaplarinda uzun uzun beyan edilmistir. Binlerce Ehl-i sünnet âlimi de kitaplarinda bildirmistir. Ayrica, bâtin yolunu ögrenmek isteyenler, Allahü teâlâya kavusturan yolun menba'lari ve rehberleri olan Evliyâ-i kirâma mürâceat etmelidirler.

Tefsîr âlimleri bildiriyorlar ki, abdest ve tahâret, yâni temizlik, bu itirazci papazin da itiraf ve kabûl ettigi sekilde, zâhiren bedenin sihhatine çok faydalari oldugu gibi, mânevi olarak da, kalbin tasfiyesinin ve huzurunun bir isaretidir. namaz, Allahü teâlânin huzurunda durmaktir. Allahü teâlânin huzurunda durunca, kalbin tasfiye edilecegi açiktir. Kötülüklerden temizlenmemis bir kalb ile, Allahü teâlânin huzuruna çikilamaz. Nitekim, dünya islerinde de böyledir.

Abdest almanin beden temizligi oldugu, hergün bes kere bedendeki mikrop yuvalarini temizledigi meydandadir. Akli ve ilmi olan herkes, bunu bilmektedir. Abdestin kalbe kuvvet verdigini, ruhu temizledigini papazlar da biliyor. Meselâ, (Riyâd-un-nâsihîn)de, abdestin fazîletini anlatirken diyor ki, imam-i Câfer Sâdik, [Câfer Sâdik, 148 [m.765] de Medînede vefât etti.] nasihat vermek için, bir râhibe geldi. Kapi geç açildi. Sebebini sorunca, Râhib, (Araliktan seni görünce, heybetinden çok korktum. Hemen abdest aldim. Tevrâtta görmüstüm ki, bir kimseden veya birseyden korkunca, abdest almalidir. Abdest, insani zarardan korur yazili idi) dedi. Imâm nasihat verince, hemen müslüman oldu. Kalbi, abdestin bereketi ile temizlendi.

Üzeri pis-kirli olan bir kimse, pâdisâhin dîvânina girmek için bir yol ve bir ruhsat bulamaz. Bu da gösteriyor ki, abdest ve tahâret, itirazci papazin zannettigi gibi, huzur ve ihlâs için faydasiz degildir. Simâl [kuzey] memleketlerinde yasayan kimseler, abdest almak istedikleri zaman, yalniz sabahleyin sicak su ile abdest alarak çoraplarini ve mestlerini giyerler. Diger dört vaktte, abdestlerini tutarak namazlarini kilabilecekleri gibi, abdestleri bozuldugu zaman, mestleri üzerine mesh ederek abdest alabilirler. [Böylece, hem ayaklarini yikamamis ve ayaklari üsümemis, hem de namazlarini kilmis olurlar. Soguk su kullanamayanlar, sicak odalarinda, toprak ile teyemmüm ederler. Protestan papazin iddiâ ettigi gibi, günde bes defa buz kirmaya hiç lüzûm yoktur. Onlar, yemekten evvel günde üç defa ellerini yikarken buzlari kirdiklari için hasta mi oluyorlar?]. Bir kimsenin vücûdunda hastalik olur da, abdest almak, yâni su ile yikanmak sihhatine zararli olursa, teyemmüm edebilir. Çünki asl maksad sâdece el, yüz ve ayak yikamak degil, kalbin tasfiyesi [yâni Allahü teâlânin huzuruna durmak için bir hazirlik ve Allahü teâlâyi hâtirlamak]dir. Zarûret hâllerinde, islâmiyet aslâ güçlük teklîf etmez, güçlügü emretmez. Nitekim hadis-i serifte, (Dinde güçlük yoktur) buyurulmustur. Kur'an-i kerimde Bekara sûresinin ikiyüzseksenaltinci âyetinde meâlen: (Allahü teâlâ insana gücü yetmiyecegi seyi teklîf etmez) buyurulmustur. Yâni, Allahü teâlâ, bir nefse, gücü yetebilecegi, yapabilecegi seyi emreder, yapamiyacagini emretmez. [Nisâ sûresinin yirmisekizinci âyetinde meâlen: (Allahü teâlâ, ibâdetlerinizin hafîf, kolay olmasini istiyor. Insan zayif, dayaniksiz yaratildi) buyurulmustur. Islâmiyette, ibâdetler için iki yol vardir: Bunlardan birisine (Ruhsat), digerine de (Azîmet) yolu denir. Ruhsat, islâmiyetin ibâdetlerde tanidigi, izin verdigi kolayliklardir. Insana kolay geleni yapmak, ruhsat ile amel etmek olur. Zor geleni yapmak ise azîmettir. Azîmet ile amel etmek, ruhsat ile amel etmekten daha kiymetlidir. Bir insanin nefsi, kolayliklari yapmak istemezse, bunun azîmetleri birakip, ruhsat ile amel etmesi eftâl olur. Fakat, ruhsat ile amel etmek, ruhsatlari arastirmaya yol açmamalidir.] (Amellerin en fazîletlisi, nefse en zor gelenidir) hadis-i serifi, islâmiyetteki amellerde tâkîb edilecek en dogru yolu, açikça göstermektedir. Bunun için, îman-i kâmil sahibi olan müminler, Allahü teâlânin rizasini ve sevgisini kazanmak için, nefslerine zor gelen, güç seyleri yapmagi seçerler. Böylece âhirette yüksek derecelere kavusmak isterler.

Yalniz, basini açip gözünü semaya dikerek ibâdet eden hiristiyanlar, beden temizliginden hiç bahs etmiyerek igrenç kokulu bedenleri, kirli elbise ve ayakkabilar ile kiliseye gidip, los bir havada, nâhos kokular içerisinde, bir parça ekmegi yiyip, bir yudum sarap içince, Allahü teâlâ ile (hâsâ) hemen birleseceklerini, kalblerinin kötülüklerden temizlenecegini zannediyorlar. Böyle bir zanna sahip olan kimseler için, elbette islâmiyetin emirlerinin hakîkatlerini anlamak pek zordur. Yikanmagi, temizligi, müslümanlardan ögrenerek, pislikten kurtuldular ise de, bozuk inanislari ve uydurma ibâdetleri hâlâ devam etmektedir.

Papazlarin itirazlarindan birisi de namaz dir. (Tekbîr, kiyâm, rükû' ve secde zâhire uygun olmadigi gibi, ruhanî de degil imis.)

Cevap: Düsünemiyorlar ki, acaba maddî ve mânevi olarak, Allahü teâlâya ibâdetten maksad nedir? Ibâdet, her ne sekilde olursa olsun, Allahü teâlâya tâzîm ve Allahü teâlânin nihâyetsiz hazînesinden yapmis oldugu sayisiz ihsânlarindan dolayi, hamd ve senâ etmek ve kendinin âcizligini itiraf edip, Allahü teâlâdan rahmetini istemektir. Allahü teâlâya tâzîm sebeplerini arastirdigimizda, namazin rüknlerinden olan, kiyâmda elleri bagliyarak husû' ile Allahü teâlânin huzuruna çikmak, Besmele-i serife ve sûre-i Fâtiha okuyarak hamd ve senâ etmek, rükû' ve secdelerde, vâcib-ül-vücûd olan Allahü teâlâyi tesbîh ve her harekette (Allahü ekber) tekbîr cümlesi ile, Allahü teâlânin büyüklügünü söylemek, Allahü teâlâyi tâzîm etmektir.

Benî Isrâîl Peygamberlerinin bildirdikleri üzere, kible, Kudüsteki (Beyt-i mukaddes)e dogru idi. Sonradan (Kâbe-i muazzama)ya dogru oldu. Kâbe-i muazzamayi Ibrâhîm aleyhisselâm yapmis oldugu için, Resûlullah Kâbe-i muazzamaya karsi ibâdet yapmak istiyordu. Merhameti sonsuz olan Allahü teâlâ, sevgili Peygamberini bu arzusuna kavusturarak, kible, Mescid-i aksâdan, Mescid-i harama çevrildi. Bekara sûresinin yüzkirktördüncü âyetinde meâlen: (Simdi yüzünü Mescid-i haram tarafina çevir) buyurulmustur.

Islâm dîninde, Mûsâ aleyhisselâmin seriatinde olan, Kurban kesmek, sünnet olmak, domuz eti, les ve fâiz yimemek, zinâ etmemek, adam öldürmemek ve kisâs gibi daha nice hükmler vardir. Her ne kadar, zamanimizda mevcut hiristiyanlikta, Îsâ aleyhisselâmin emrinin hilâfina olarak, Mûsâ aleyhisselâmin seriatinde bulunan birçok hükmler tahrîf olunmus ise de, zinâ ve adam öldürmekten nehy ve kibleye yönelmek gibi, Mûsâ aleyhisselâmin seriatinden olan bazi hükmler devam etmektedir. Hiristiyanlar, (Tevrâtin bütün ahkâmi tasdik olunmus, mûteberdir) dedikleri hâlde, hükmleri ile amel etmezler. [Soruldugu zaman ise, (Kitap-i mukaddes)in tamamina inaniyoruz. Eski Ahd yâni (Tevrât) da, Allahü teâlâ tarafindan gönderilmis kitaptir dedikleri hâlde, bunun ahkâmi ile amel etmezler. Sebebini sorunca, hükmü nesh oldu, degisti derler. Hem Allahü teâlânin kitabi diye inaniyor, birçok bahslerde hiristiyanlik inancinin delîli olarak Tevrâttan âyetler okuyorlar, hem de ahkâmi ile amel edilmedigi sorulunca, ahkâmi mensûhdur diyorlar.] Fakat bazi hiristiyanlar, 923 [m. 1517] senesinde ortaya çikan Luther ismindeki bir papaza uyarak kibleyi, yâni beyt-i mukaddese karsi dönmeyi terk etmislerse de, diger milyonlarca katolik hiristiyan hâlâ beyt-i mukaddese dogru dönmektedir. Hiç birisi, protestanlarin kibleye dönmeyi terk etmelerine îtibar etmemektedir. Çünki, ibâdetten asl maksad, Allahü teâlâya tâzîm ile, hamd, senâ, niyâz ve duâdan, yâni yalvarmaktan ibârettir. Kalb huzuru ile, mânevi kiymeti hâiz olan bir yere dönerek, ibâdet etmekte, tâzîmi ihlâl edecek, ibâdeti bozacak ne gibi bir sey düsünülebilir? Ayrica, dönülecek cihetin belli olmasi, kalbin daha fazla huzur bulmasina sebep olur.