TESLÎSİN BÂTILLIĞININ ÎSÂ ALEYHİSSELÂMIN SÖZLERİ İLE İSBÂTI
1.Bölüm
İncîllerde, teslîs (trinite) îtikatının [inancının] bâtıllığını isbât eden pekçok âyetler vardır. [Bu âyetlerin zikrinden evvel, burada hıristiyanlığa sonradan karıştırılan teslîs [üç tanrı] inancının nereden geldiği hakkında kısaca mâlûmat vermek faydalı olacaktır. Âdem aleyhisselâmdan beri gelen bütün ilâhî dinlerde Allahü teâlâ, yegâne [tek] hâlık ve mâlik idi ve bütün bu dinlerde ismi (ALLAH) idi. Teslîse, yâni üç tanrıya inanmanın doğru bir şey olmadığını, akl-ı selîm sahibi olan herkes anlar. Havârîlerden olan Barnabasın yazmış olduğu İncîlde de, Allahü teâlânın bir olduğu bildirilmiştir. Barnabas İncîli, türkçe olarak da 1987 de İstanbulda bastırılmıştır. İncîller, yunancaya ve lâtinceye terceme edilirken, o zamana kadar yüzlerce tanrısı olan putperest Romalılar, tek tanrıyı az görerek, onu çoğaltmak istediler. Bunu, ilk defa, Yuhannâ İncîline soktular. Zaten, aslı kaybolmuş olan İncîli, iyice tahrîf ettiler. Bu fikir, Roma İmperatoru Büyük Kostantinin üçyüz yirmibeş senesinde topladığı Konsilde yâni ruhban meclisinde zorla kabûl ettirildi. Bunun sebebi de, Yunanlıların Eflâtûn felsefesine bağlı olmaları idi. Eflâtûnun felsefesinin aslı üçe dayanır. Eflâtûn herşeyi üçe böler. Meselâ, edeb üç his kuvvetine dayanır: Ahlâk, akıl ve tabîat. Tabîat da nebât, hayvan ve insan olarak üçe ayrılır. Eflâtûn esasta dünyayı yaratan kudretin tek olduğunu düşünmekle berâber, onun iki yardımcısının daha olabileceğini ileri sürmüştü. Bu da, teslîs fikrinin doğmasına sebep oldu. Teslîs inancı, ilk defa Yuhannâ İncîlinde görüldüğü hâlde, Yuhannâ İncîlinin içinde, Allahü teâlânın bir olduğunu isbât eden âyetler vardır. Bunlardan bazılarını aşağıda zikredeceğiz.] Yuhannâ İncîlinin onyedinci bâbının üçüncü âyetinde Îsâ aleyhisselâm, (Ey Baba, ebedî hayat [âhiret hayatı], hakîkî bir Allah olan Seni ve Senin gönderdiğin Îsâ Mesîhi bilmelerinden ibârettir) demektedir. Bu âyette Allahü teâlânın hakîkî, ebedî hayat sahibi (BİR) olduğu ve Îsâ aleyhisselâmın, Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş bir resûl olduğu, açıkça bildirilmiştir. Bu âyete göre Yuhannâ İncîli, ebedî hayat yâni âhiret hayatına îman etmeği, yâni Allahü teâlânın varlığı ve birliği ile Peygamberlere îmanı emredince, bunun aksi olan teslîs inancının, ebediyyen kabûlü mümkin olmıyan bir hatâ olduğunu tenbîh eder. [Yuhannânın bu âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın bir haberci, bir Peygamber olduğu bildirilmiştir. Sonradan bunun tersini düşünmek ve buna inanmak açık bir sapıklık olup, ebedî hayatı, âhiretteki sonsuz saadeti yok etmektir. Yuhannâ İncîlinin onyedinci bâbının başında, Îsâ aleyhisselâm çarmıhda iken yaptığı duâda şöyle demektedir: (Ebedî hayat, seni yalnız gerçek Allahı ve gönderdiğin Îsâ Mesîhi bilmektir) [Âyet üç]. Îsâ aleyhisselâm burada, tek mâbudun, tek ibâdete lâyık olanın, Allahü teâlâ ve kendisinin de Onun kulu ve resûlü olduğunu bildirmektedir. Allahü teâlâyı, bir olan rab, kendisini de Peygamber olarak kabûl edip, îman edilmedikce ebedî hayatın, Cennet hayatının olamıyacağını haber vermektedir. Îsâ aleyhisselâmın ve diğer bütün Peygamberlerin haber verdikleri şey de zaten budur. Yâni Allahü teâlânın varlığına ve birliğine îman ve Onun Peygamberini tasdik etmektir.] İşte bu ebedî olan âhiret hayatı inancı, tam ve doğru olarak, ancak islâmiyette vardır. Çünki hıristiyanlar, teslîs uçurumuna düştüklerinden, yahudiler, Îsâ aleyhisselâmın Peygamberliğine inanmadıklarından [ve o yüce Peygambere çirkin iftirâ yaptıklarından ve Muhammed aleyhisselâma inanmadıklarından], putperestler [ve hiçbir dîne inanmıyanlar, ateistler de], bütün Peygamberleri inkâr ettiklerinden, onlar için hakîkî saadet hayatı, yâni Cennet hayatı olamaz. [Bunlar, Allahü teâlâyı ve Onun Peygamberlerini inkârlarının, iftirâlarının ve düşmanlıklarının cezâsı olarak, ebediyyen Cehennemde kalacaklardır. Azâb dolu, elîm bir Cehennem hayatı yaşayacaklardır.] Markos İncîlinin onikinci bâbının yirmidokuzuncu âyeti ve devamında, Îsâ aleyhisselâma emirlerin en mühim ve birincisinin hangisi olduğunu soran bir yahudi âlimine, Îsâ aleyhisselâm, (Dinle ey İsrâîl: Allahımız Rab, bir olan Rabdır. Ve Allahın olan Rabbi, bütün kalbinle, bütün canınla, bütün fikrinle ve bütün kuvvetinle seveceksin. İkincisi, komşunu kendin gibi seveceksin. Bundan daha büyük başka bir emir yoktur. Yahudi ona, çok iyi ey Muallim! Hakîkat üzere dedin ki, Allah birdir. Ondan başkası yoktur ve Onu bütün kalbinle, bütün fikrinle, bütün kuvvetinle sevmek ve komşunu kendin gibi sevmek, bütün yapılan ibâdetlerden ve kurbanlardan üstündür dedi. Îsâ da onun akıllıca cevap verdiğini gördüğü vakit kendisine, sen Allahın melekûtundan uzak değilsin dedi), demektedir. Matta İncîlinin yirmiikinci bâbının otuzaltı, otuzyedi ve otuzsekizinci âyetlerinde, Îsâ aleyhisselâma, (Ey Muallim! Şeriatte en büyük emir hangisidir?) diye sorulunca, (Îsâ ona dedi: Allahın olan Rabbi bütün kalbinle, bütün canınla, bütün fikrinle seveceksin. Büyük ve birinci emir budur) demektedir. Kırkıncı âyetinde ise, bütün şeriat ve Peygamberlerin bu emre bağlı olduğu bildirilmektedir. [Matta ve Markos İncîllerinde Allahın bir olduğu açıkça yazılıdır ve Baba kelimesi Rab ve sahip ve hâkim demektir. İnsânın babası demek değildir.] [İncîle mülhak olan ve İncîlden kabûl edilen mektûblarda da, Allahü teâlânın bir olduğunu bildiren ibâreler vardır. Pavlosun Galatyalılara mektûbunun üçüncü bâbının yirminci âyetinde, (ve ALLAH BİRDİR) demektedir. Pavlosun Efeslilere (Efesoslulara) mektûbunun dördüncü bâbının dört, beş ve altıncı âyetlerinde, (Beden bir ve ruh bir, Rab bir, îman birdir. Cümlenin üzerinde ve cümle ile ve cümlede cümlenin ALLAHI ve Babası birdir) demektedir. Birinci Timoteosanın birinci bâbının onyedinci âyetinde, (Şimdi devrlerin melîkine, zevâl bulmaz, göze görünmez TEK ALLAH'a ebedler ebedince hurmet ve izzet olsun) demektedir. İkinci bâbın üçüncü, dördüncü ve beşinci âyetlerinde, (Kurtarıcı Allahın indinde [Yüksek mevki'de olanlara duâ, niyâz ve teşekkür etmek] iyi ve makbûldür. O istiyor ki, bütün insanlar kurtulsunlar ve hakîkat bilgisine gelsinler. Çünki ALLAH BİRDİR ve Allah ile insanlar arasında bir beyancı [haberci, resûl, elçi] vardır) demektedir. Yehûdânın mektûbunun yirmiyedinci âyetinde, (Kâdir olan kurtarıcımız TEK ALLAHA) demektedir.] Tevrâtta, [hakîkî İncîlde ve] bütün semavî kitaplarda, [ve bütün Peygamberlerin şeriatlerinde] açıkça bildirilen ilk emir ve vasıyyet tevhîddir. Yâni Allahü teâlânın varlığına ve bir olduğuna inanmaktır. Eğer, ilk ve en mühim emir teslîs olsaydı, Âdem aleyhisselâm ve ondan sonra gelen bütün Peygamberler bunu açıkça beyan ederlerdi. O Peygamberlerden hiç biri böyle bir şey bildirmedi. Teslîs fikrinin, hakîkatte mevcut olmadığı, sonradan meydana çıktığı, buradan da anlaşılmaktadır. [Ahd-i cedîdin bu âyetleri, hıristiyanların (üç Allaha îman) fikrini kesinlikle ortadan kaldırmıştır. Îsâ aleyhisselâm burada, bir olan Allahü teâlâya îmanı, Onu her şeyden çok sevmeyi açıkça emretmektedir. Pavlos da, mektûblarında, çeşidli vesîleler ile, Allahü teâlânın bir olduğunu yazmıştır. Eğer hıristiyanların inandıkları gibi, Îsâ aleyhisselâm da Allah olsaydı, birinci emrolarak kendisini sevmek lâzım olduğunu ve Allahın üç olduğunu söylerdi. Tevrâtta da, Allahü teâlânın bir olduğunu bildiren, pekçok yerler vardır. Kitap-ı istisnânın (Tesniyyenin) dördüncü bâbının, otuzdokuzuncu âyetinde (ve bugün bil ve yüreğine koy, iyice inan ki, yukarıda göklerde ve aşağıda yerde RAB O ALLAH'dır, başka yoktur) demektedir. Altıncı bâbının dördüncü ve beşinci âyetlerinde ise, (dinle ey İsrâîl: Rab, BİR OLAN RABDIR ve Allahın olan Rabbi bütün kalbinle ve bütün cânınla ve bütün kuvvetinle seveceksin) demektedir. Otuzikinci bâbının otuzdokuzuncu âyetinde de, (Şimdi görün ki, Ben, Ben Oyum ve nezdimde ilâh yoktur. Ben öldürürüm ve ben diriltirim) demektedir. Kitap-ı Eş'iyâ (İşâyâ)nın kırkıncı bâbının yirmibeşinci ve yirmialtıncı âyetlerinde, (Beni kime benzeteceksiniz ki, ben ona müsâvî olayım? Kuddûs [olan Allah] diyor. Gözlerinizi yukarı kaldırın ve görün. Bunları kim yarattı) demektedir. Kırküçüncü bâbın onuncu ve devamındaki âyetlerinde, (RAB diyor: Siz şâhitlerin ve seçtiğim kulumsunuz, tâ ki, bilip bana inanasınız ve benim O olduğumu anlıyasınız. Benden önce Allah olmadı ve benden sonra olmayacak. Ben, ben Rabbim ve benden başka kurtarıcı yoktur. RAB diyor, BEN ALLAHIM) demektedir. Kırkbeşinci bâbın beşinci âyetinde, (RAB benim ve başkası yoktur. Benden başka Allah yoktur) demektedir. Malakinin [Malahıyânın] ikinci bâbının onuncu âyetinde, (Hepimizin babası bir değil mi? Bizi bir Allah yaratmadı mı?) demektedir. Yine kitap-ı Eş'iyânın kırkbeşinci bâbının onsekizinci âyetinde, (Çünki gökleri yaratan RAB, dünyaya şekil veren ve onu yaratan, onu pekiştiren ve onu boşuna yaratmıyan, üzerinde oturulsun diye ona şekil veren Allah şöyle diyor: RAB, benim ve başkası yoktur) demektedir. Yirmibir ve yirmiikinci âyetlerinde ise, (ben RAB değilmiyim? ve benden başka Allah yoktur. Benden başka hak Allah ve kurtarıcı yoktur. Ey yeryüzünde olanlar, hepiniz bana dönünüz ve kurtulun. Çünki, Allah benim ve başkası yoktur) demektedir. Kırkaltıncı bâbın dokuzuncu âyetinde ise, (Allah benim, başkası yoktur. Ben Allahım ve benim gibisi yoktur) demektedir. (Kitap-ı mukaddes)in eski ahd kısmına da inanan hıristiyanlar, bu âyetler karşısında acaba ne yaparlar. Çünki, bu âyetler, her nasıl olursa olsun, ister oğul denilsin, ister ruh-ül-kuds denilsin, bir olan (ALLAHÜ TEÂLÂ)dan başka bir ilâha inanmayı red etmiştir. Allahın bir olduğunu, eşi ve benzeri olmadığını kat'î [kesin] olarak bildirmiştir. Hıristiyanlar teslîse, üç tanrıya inanarak bu âyetleri inkâr ediyorlar.] Markos İncîlinin onüçüncü bâbının otuzikinci âyetinde, Îsâ aleyhisselâm, (Fakat bugün ve bu saat hakkında ne gökteki melekler, ne oğul, Babadan başka kimse birşey bilmez) demektedir. Ancak, Babanın bildiğini, bildirmektedir. Matta İncîlinin yirminci bâbının, yirminci âyeti ve devamında, (Bir kadın Îsâ aleyhisselâma gelip, melekûtunda bu iki oğlumun biri senin sağında, biri solunda oturmalarını emreyle dedi. Îsâ aleyhisselâm cevabında: Sağımda ve solumda oturmağı ihsân etmek benim elimde değildir. Fakat Babam tarafından kimler için hazırlanmış ise, onlara verilecektir dedi) demektedir. [Markos İncîlinde bildirildiği gibi, Îsâ aleyhisselâm, kıyâmetin ne zaman kopacağını kendisinin bilmediğini, ancak Allahü teâlânın bildiğini haber vermiştir. Bunu herkese bildirmekten çekinmemiştir. Allahın oğlu veya Allah olduğuna inanılan kimse, bunu bilmez mi? Bazı hıristiyanlar, bunu çeşidli şekllerde tevil etmeye çalışmışlar ise de, yaptıkları tevilleri kendileri de beğenmemişlerdir.] Mevcut İncîllerdeki ve eski ahddeki, zikrettiğimiz âyetler, teslîs akîdesinin [inancının] bâtıllığını [yanlışlığını] haykırmaktadır. Çünki bu âyetler, ilim ve kudreti, Îsâ aleyhisselâmın kendisinden kaldırarak, Allahü teâlâya tahsîs etmektedir. Matta İncîlinin ondokuzuncu bâbının onaltı ve onyedinci âyetlerinde, (Biri Îsâya gelip dedi: Ey kerim olan Muallim! Ebedî hayata kavuşmam için ne iyilik yapayım? Îsâ ona dedi: Niçin bana kerim diyorsun? Bir olan Allahdan başka kerim yoktur) demektedir. Bu âyet teslîsi kökünden yok eder. [Îsâ aleyhisselâmın bu sözleri, İngiliz ve Amerikan bible şirketlerinin, 1303 kamerî [m. 1886] senesinde İstanbulda bastırdıkları (Kitap-ı mukaddes)de aynen yazılıdır. Birleşmiş kitap-ı mukaddes cemiyetlerinin 1982 baskılı (Kitap-ı mukaddes)inde bu onyedinci âyeti (Îsâ ona dedi: İyilik için neden bana soruyorsun? İyi olan biri vardır) olarak yazmaktadır. Görülüyor ki, (bir Allahdan başka kerim yoktur) sözü değiştirilmiştir. Allahın bir olduğu sözü kaldırılmıştır. Böylece, kitap-ı mukaddesin her asırda yapılan değiştirilmelerine, bir yenisi daha katılmıştır.] Matta İncîlinin yirmiyedinci bâbının kırkaltıncı ve ellinci âyetlerinde, Îsâ aleyhisselâmın çarmıh üstünde iken yüksek sesle, (Elî, Elî, limâ sebaktenî, yâni, Allahım, Allahım, beni niçin terk ettin, bıraktın) diye bağırdığı, Luka İncîlinin yirmiüçüncü bâbının kırkaltıncı âyetinde de, Îsâ aleyhisselâmın yüksek sesle, (Ey Baba, ruhumu ellerine bırakıyorum) diye nidâ ettiği yazılıdır. Bu âyetler, Îsâ aleyhisselâmın ulûhiyyet sahibi olmadığını, şeksiz ve şüphesiz açıkça bildirmektedir. [Eğer Îsâ aleyhisselâm, aynen Rab olsaydı, hiç kimseden yardım istemezdi. Senin ellerine ruhumu teslim ediyorum demezdi. Hiç ilâh ölür mü? Hiç ilâh başkalarından yardım ister mi? Kederlenir, üzülür mü? Allahın ebedî, bekâ sahibi ve diri [hay] ve ölümsüz olması ve kimseye muhtaç olmaması lâzımdır. Bunun böyle olduğu, ahd-i atîkte de açıkça yazılıdır. Kitap-ı Eş'iyâ [İşâyâ]nın kırkıncı bâbının yirmiyedi ve yirmisekizinci âyetlerinde, (Ey İsrâîl, bilmedin mi? işitmedin mi? dünyanın uçlarını [yeri, göğü] yaratan Allah, zayıflamaz ve yorulmaz. Onun hikmetinin derinliğine erişilmez) demektedir. Kırktördüncü bâbının altıncı âyetinde, (İsrâîlin meliki ve kurtarıcısı ve İsrâîlin ordularının Rabbi şöyle diyor: İlk, evvel benim ve âhır, son benim ve benden başka ilâh yoktur) demektedir. Kitap-ı Ermiyâ [Yeremya]nın onuncu bâbının onuncu, onbirinci ve onikinci âyetlerinde, (Fakat RAB hak Allahdır, hay, diri ve ebedî olan [yâni kendisine ölüm gelmiyecek olan] meliktir. Gadabından dünya titrer ve gadabına milletler dayanamaz. Gökleri ve yeri halk etmiyen ilâhlar, yerin ve göklerin altında mahv olacaktır. Rab, yeri kuvveti ile yarattı. Dünyayı hikmeti ile te'sîs etti. Gökleri, ilmi ile yaydı) demektedir. Ahd-i atîkin bu âyetlerinden de anlaşılacağı gibi, Allahü teâlâ birdir, sonsuz kuvvet sahibidir. Hıristiyanların îtikatına [inancına] göre, Îsâ aleyhisselâm [hâşâ] asılırken kendisine sığındığı ve yardımını istediği bir Allahdır. Hıristiyanlar, tanrı kabûl ettikleri Îsâ aleyhisselâmın öldüğüne inanmakla kalmazlar. Aynı zamanda, öldükten sonra, insanların günahlarına kefaret olarak Cehenneme gireceğine inanırlar. Îsâ aleyhisselâmın Cehenneme gireceğine, Petrusun birinci mektûbunun üçüncü bâbının onsekizinci ve ondokuzuncu âyetlerini delîl getirirler. Rahmetullah Efendi (İzhâr-ül-hak) kitabında, hıristiyanların bu îtikatlarını ve bu husûstaki papazların yazılarını ve cevaplarını bildirirken diyor ki: Meşhûr papaz Martiros bir toplantıda, (Îsâ hiç şüphesiz bizler için insanlığı kabûl etmiştir. Bunun için, insanlara gelen ve gelecek olan bütün derd ve belâlara katlanması lâzım idi. Nitekim hepsine katlandı. Onun için, Cehenneme de girdi ve azâb olundu. Cehennemden çıkarken, kendisinden önce Cehenneme girmiş bulunanların hepsini de berâber çıkardı) demiştir. Bu husûsta hıristiyan fırkaları arasında îtikat farklılıkları vardır. Böyle inandıkları bir zâtı, her yerde, her an, hazır ve nâzır, herşeye hâkim ve mâlik bir Allah kabûl etmektedirler.] Yuhannâ İncîlinin yirminci bâbının ondördüncü ve sonraki âyetlerinde, (Îsâ Mecdelli Meryeme göründü. Ve ona, bana dokunma! Çünki ben daha Babamın yanına çıkmadım. Fakat kardeşlerime [Havârîlere] git ve onlara söyle: Benim Babama ve sizin babanıza, benim Allahıma ve sizin Allahınıza çıkıyorum dedi) demektedir. Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, Îsâ aleyhisselâmın kendine oğul ve Allahü teâlâya, Baba tabîrini kullanması yalnız kendisi için değildir. Konuştuğu şîvenin, lisanın bir husûsiyyeti olarak kullanılan, mecâzî bir tabîrdir. Bu sözün, zâhirî mânasına göre, Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlâya oğul olmakta ise de, aynı âyetlerde, (Benim Allahım ve sizin Allahınız) diyerek, Allahü teâlâyı mâbut, ilâh tanımaktadır. Ayrıca, kendisi ile havârîleri bir saymış, ortak yapmıştır. [(Benim babama ve sizin babanıza) dedikten sonra, bu sözünden maksad, benim Allahım ve sizin Allahınız demek olduğunu, tek bir Allahın kulları olduklarını söylemiştir. Böylece kullukta havârîler, Îsâ aleyhisselâma ortak olmuşlardır. Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlâ için, (Babama) demesinden, ilâh olarak kabûl edilirse, (Babanıza) dediği için de, havârîleri ona ortak birer ilâh kabûl etmek lâzım gelir. Îsâ aleyhisselâm hayatta iken, havârîlerden hiçbiri onu bir ilâh, bir Allah olarak kabûl etmemiş, Allahın oğlu dememiştir. Bu vasf hıristiyanlara göre, öldükten ve göğe çıkarılmasından çok sonra kendisine verilmiştir. Bunlar da gösteriyor ki, Îsâ aleyhisselâm, Allah değildir. İbnullah, yâni Allahın oğlu da değildir. Ancak, Abdüllahdır. Yâni Allahın kuludur.] Yuhannânın ondördüncü bâbının yirmisekizinci âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın, (Baba benden büyüktür) dediği yazılıdır. Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın, kendisinden büyük olduğunu söylemektedir. Hıristiyanların, Îsâ aleyhisselâma, Allahdır demeleri, açıkça görülen [ve bütün tahrîflere, teslîs inancının sokulmasına rağmen, bu günkü İncîllerin bildirdiği] bir hakîkati inkâr etmek olur. [İncîl ibrânîceden yunanca ve lâtinceye terceme edilirken, çok yanlış ve anlamadan terceme edilmiştir. Böyle olduğu teslîs inancında da, hemen görülür. Çünki, İbrânîcede (Baba) kelimesi, yalnız bir insanın kendi babası değil, aynı zamanda, (Hurmete lâyık büyük bir şahsiyet) mânasına da gelmektedir. Bunun için, Kur'an-ı kerimde, İbrâhîm aleyhisselâmın amcası olan Âzere, (Âzer denilen babası) denilmektedir. Çünki, asl babası, Târûh ölmüştü. Amcası Âzerin yanında yetişmiş ve o zamanki âdete uyarak, ona baba demişti. İbrâhîm aleyhisselâmın babasının Târûh olduğu, İncîlin ahd-i atîk kısmında da yazılıdır. [Tekvin: 11-31] Türkçede de, bunun gibi, olgun, yardım sever, konuştuğu dinlenir kimselere (ne baba adam!) deriz. Bunun gibi (Oğul) kelimesi de, ibrânîcede çok kereler, bir şahsın rütbece veya yaşca kendisinden daha küçük olan, fakat kendisine son derece sevgi ile bağlı bulunduğu bir şahsı, tasvîr etmek için kullanılmaktadır. Daha önce zikrettiğimiz gibi, Matta İncîlinin beşinci bâbının dokuzuncu âyetinde, (ne mutlu sulh edicilere! Zîrâ onlara Allahın oğlu denilecektir) demektedir. Görülüyor ki, burada (Oğul) kelimesi (Allahın sevgili kulu) mânasına gelmektedir. Hiçbir hıristiyan, İncîldeki bu ve bunun gibi daha pekçok âyeti delîl getirerek, bu ifâdelerin kullanıldığı kimseleri ulûhiyyet derecesine çıkarmamıştır. O hâlde hakîkî İncîlde (Baba), mubârek bir mevcut, yâni Allahü teâlâ, (Oğul) kelimesi de, Onun sevgili kulu olarak beyan edilmiştir. Akılları ancak bu günlerde başlarına gelen hıristiyanların büyük kısmı, (hepimiz Allahın kulu, çocuğuyuz. Allah hepimizin rabbi, babasıdır. İncîldeki (Baba) ve (Oğul) kelimelerini böyle anlamak lâzımdır) demektedirler. İbrânîce olan asl İncîl nüshası, terceme edilirken, daha birçok kelimenin de (baba ve oğul) gibi, yanlış terceme edildiği isbât edilmiştir. Nitekim bununla ilgili bazı tafsîlat daha sonra gelecektir.] Yuhannâ İncîlinin ondördüncü bâbının yirmidördüncü âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın, (İşittiğiniz sözler benim değildir. Fakat beni gönderen Babanındır.) Ve onuncu âyetinde (Ben size söylediğim sözleri kendiliğimden söylemem) dediği bildirilmektedir. [Amâl-i rusülün [Resûllerin işlerinin] ikinci bâbının yirmiikinci âyetinde, (Ey İsrâîl erleri; bu sözleri dinleyin: Nâsıralı Îsâyı yâni Allah tarafından tasdik edilmiş olan adamı, siz kendiniz bilirsiniz) demektedir. Üçüncü bâbının yirmialtıncı âyetinde ise, (Allah her birinizi kötülüklerinden döndürerek mubârek kılmak için, oğlunu kıyâm ettirip, önce size gönderdi) demektedir. Dördüncü bâbının otuzuncu âyetinde, (Mukaddes oğlun Îsânın ismi ile alâmetler ve hârikalar olsun diye) demektedir.] Bu âyetlerde, Îsâ aleyhisselâmın Peygamberliği ve Allahü teâlânın vahy etmesi ile konuşmuş olduğu, açıkça bildirilmektedir. Matta İncîlinin yirmiüçüncü bâbının sekiz, dokuz ve onuncu âyetlerinde, Îsâ aleyhisselâmın, (Fakat siz Rabbî diye çağırılmayı istemeyiniz. Zîrâ sizin mualliminiz birdir. Yâni Mesîhdir. Cümleniz kardeşlersiniz. Yeryüzünde kimseyi Babamız diye çağırmayın. Zîrâ babanız birdir. O dahî göklerdedir. Ne de efendi diye çağrılın, çünki efendiniz birdir, Mesîhdir) dediği bildirilmektedir. Bu âyetlerde de, (Baba) kelimesinin mecâzî mâna ile kullanılmış olduğu ve Îsâ aleyhisselâmın mertebesinin, ülûhiyyet [ilahlık] makamı olmayıp, bir muallim ve bir terbiyeci ve ıslâh edici, yâni bir Peygamber olduğu bildirilmektedir. Matta İncîlinin yirmialtıncı bâbının otuzaltıncı âyetinde ve devamında, (O zaman Îsâ onlarla berâber Cetsemâne denilen bir yere gelerek, Petrus ile Zebedinin iki oğlunu yanına aldı ve şâkirdlerine: Ben şuraya gidip duâ edinceye kadar, siz burada oturun, dedi. Kendisi çok sıkılmaya ve kederlenmeye başladı. O zaman onlara, canım ölüm derecesinde çok kederlidir, mahzûndur. Burada durup benimle uyanık olun dedi. Biraz ileri gidip yere kapanıp: Ey Baba! Eğer mümkin ise bu kâseyi benden al. Senin istediğin gibi olsun, diye duâ etti. Îsâ şâkirdlerin yanına geldi. Onları uykuda buldu. Petrusa dönerek nasihat etti. İkinci kere gidip, ey Baba, eğer ben, o kâsedekini içmeden almak mümkin değil ise, senin irâden olsun, diye duâ etti. Tekrar şâkirdlerin yanına geldi. Onları yine uykuda buldu. Tekrar uzaklaşıp, aynı sözleri söyliyerek üçüncü defa aynı duâyı yaptı) demektedir. Hıristiyanların, Îsâ aleyhisselâma iftirâ ederek, Onu ülûhiyyet derecesine yükseltmelerine cevap olarak, İncîllerde başka hiçbir delîl olmasa bile, yukarıdaki Îsâ aleyhisselâmın kendisinin bir kul, Babanın da, bir olan Allahü teâlâ olduğu anlaşılan bu sözleri kâfîdir. Îsâ aleyhisselâm, hıristiyanların zannettikleri gibi, Allahın biricik oğlu olup, insanlığı kurtarmak için gelmiş olsaydı, ölüm korkusu ile muzdarip ve mahzûn olur mu idi? Yerlere kapanıp kâseyi benden al diye yalvarır, duâ eder mi idi? [İncîllerde Îsâ aleyhisselâm kendinden bahs ederken (insanoğlu) demektedir. Bunu hıristiyanlar da bildikleri hâlde (insanoğlu=Allah) gibi mantıksız bir îtikata [inanca] düşmüşlerdir.] Hıristiyanlar, teslîs yâni üç tanrı inancını İncîllerde gördükleri (Baba), (Oğul) kelimelerinden çıkarmışlar ve misli görülmemiş bâtıl bir îtikat ortaya koymuşlardır. Îsâ aleyhisselâm, kendisi için (Allahın oğlu) demeyip, pekçok yerlerde (İbn-ül-insan=insanoğlu) tabîr etmiştir. [Eğer hakîkaten İbnullah olsaydı, İbn-ül-insan demezdi. Çünki, bir kimseye ismi sorulunca kendi ismini söyler, başka bir ism söylemez.] Hıristiyanlar, bu teslîs akîdesine, Yuhannâ İncîlindeki, mânası şüpheli bazı ibârelerden dolayı düşmüşlerdir. Hâlbuki, Yuhannâya nisbet edilen İncîl, diğer İncîllerden çok sonra ve Yunanistanda yazılmış olduğu, herkesin mâlûmudur. Yuhannâ İncîlinin içinde uydurma pekçok sözler vardır. Hattâ, (İzhâr-ül-hak) kitabının müellifi Rahmetullah efendi, kitabının önsözünde, Yuhannâ İncîlinin mecâzî sözlerle dolu olduğunu, tevilsiz anlaşılacak yerlerinin de, az olduğunu bildirmiştir. Zaten mevcut İncîllerde, Îsâ aleyhisselâmın sözlerinin çoğu teşbîhler ve misâller ile bir muammâ [bilmece] gibi kapalı ve mücmel [kısa] olarak yazılıdır. Talebelerinin dahî, tefsîr edilmedikce, îzâh edilmedikce, kolayca anlıyamadıkları sözlerdir. Hattâ, Markos İncîlinin onbeşinci bâbının otuzdokuzuncu âyetinde, (Îsânın karşısında duran yüzbaşı, onun böyle ruhunu verdiğini görünce, gerçek, bu adam Allahın oğlu imiş) demektedir. Luka İncîlinin, yirmiüçüncü bâbının kırkyedinci âyetinde, (Yüzbaşı, vâki' olanı gördüğü zaman, gerçek, bu sâlih bir adam idi) dediği yazılıdır. Lukanın bu sözü, Markostaki (Gerçek bu Allahın oğlu imiş) kelâmından maksadın, (Gerçek bu sâlih bir kul imiş) demek olduğunu göstermektedir. Matta İncîlinin beşinci bâbının dokuzuncu âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın, (Ne mutlu sulh edicilere! Çünki, onlar Allahın oğulları diye çağırılacaklardır) ve kırktördüncü ve kırkbeşinci âyetlerinde, (Size ezâ edenlere duâ edin. Tâ ki, siz semavâtta olan Babanızın oğulları olasınız) dediği yazılıdır. [Bu âyetlerde Îsâ aleyhisselâm, sulh edici ve affedici kimseler için, (Allahın oğulları), Allahü teâlâ için de, (Baba) kelimesini kullanmıştır. Bu kelimelerin mecâzî olduğu meydandadır. Bunun gibi, kitap-ı mukaddeste (Ahd-i atîk ve cedîdde) kötü ve günahkâr olan insanlar için, iblisin oğlu, şeytanın oğlu kelimeleri kullanılmıştır.] Yuhannâ İncîli sekizinci bâbının otuzdokuzuncu ve sonraki âyetlerinde diyor ki, (Yahudiler Îsâya, bizim pederimiz İbrâhîmdir dediler. Îsâ onlara, İbrâhîmin evladı olsaydınız onun yaptıklarını yapardınız. Fakat beni, yâni Allahdan işittiği hakîkati size söylemiş olan adamı, şimdi öldürmeye çalışıyorsunuz. İbrâhîm bunu yapmadı. Siz babanızın işlerini yapıyorsunuz. Ona; biz zinâdan doğmadık. Bizim bir babamız var. O da Allahdır dediler. Îsâ onlara, eğer Allah sizin Babanız olsaydı, beni severdiniz. Çünki ben, Allahdan çıkıp geldim. Ben kendiliğimden gelmedim. Fakat beni O gönderdi. Söylediğimi niçin anlamıyorsunuz? Çünki benim sözümü dinleyemezsiniz. Siz babanız şeytandan, iblistensiniz ve babanızın isteklerini yapmak istiyorsunuz, dedi.) Burada yahudilerin, (Biz zinâdan doğmadık, babamız vardır. O da Allahdır) demelerinden maksadları, babamız Allahdır, demek değildir. Maksadları, Îsâ aleyhisselâmın babasız olmasına itiraz etmekle berâber, kendilerinin İbrâhîm aleyhisselâmın neslinden olduklarını bildirmektir. Madem ki Yuhannâ İncîli, hıristiyanların îtikatlarına [inançlarına] göre, mevsûktur. Biz de onu şâhit olarak getiririz [sözümüzü ona göre söyleriz]. Yuhannânın bu âyetlerine, yâni yahudiler kendilerine Allahın oğlu dedikleri ve Îsâ aleyhisselâm da onları red ederek, şeytanın çocukları dediğine bakılınca, bu tabîrlerin mecâz olduğu hemen ortaya çıkar. Yuhannânın birinci mektûbunun üçüncü bâbının dokuzuncu âyetinde, (Her Allahdan doğmuş olan günah işlemez), onuncu âyetinde ise, (Allahın çocukları ile iblisin çocukları böylece belli olur ki) ve beşinci bâbının başında, (Îsâ Mesîhdir, diye îman ederler. O da Allahdan doğmuştur ve tevlîd edeni seven her adam, ondan doğmuş olanı sever. Ne zaman Allahı sever ve onun emirlerini yaparsak, bununla Allahın çocuklarını sevdiğimizi biliriz) demektedir. Romalılara mektûbun sekizinci bâbının, ondördüncü âyetinde, (Allahın ruhu ile irşâd olunanların [sevk edilenlerin] hepsi Allahın oğullarıdır) demektedir. Pavlosun Filipelilere yazdığı mektûbun ikinci bâbının ondördüncü ve onbeşinci âyetlerinde, (Her şeyi söylemeden ve çekinmeden yapın. Tâ ki hayat sözünü sıkı tutarak, dünyada nûrlar olarak, aralarında göründüğünüz eğri ve sapık neslin ortasından kusursuz ve sâf Allahın lekesiz çocukları olasınız) demektedir. [Kitap-ı Eş'iyâ [İşâyâ]nın kırküçüncü bâbının altıncı ve yedinci âyetlerinde, (Oğullarımı uzaktan ve kızlarımı yerin ucundan, yâni izzetim için yarattığım ve kendisine şekil verdiğim, kendisini vücûde getirdiğim, ismim ile çağırılan her adamı getir diyeceğim) demektedir. Kitap-ı mukaddesin bu âyetlerindeki Allahın oğlu, Allahın oğulları, çocukları lafzları mecâzî olup, hakîkî mâna verilerek, Allahü teâlâya (Baba) denilemez. Hıristiyanlar da, bu âyetlerdeki, (Oğul) kelimesini, mecâzî olan, (Allahın sevgili kulu) mânasına alıp, bu kimselerin hiç birisine, ülûhiyyet nisbet etmemişlerdir. Bütün hıristiyanlar burada, Allahü teâlânın yegâne hâkim olduğunu kabûl etmişler. Fakat sıra Îsâ aleyhisselâma gelince, doğru yoldan ayrılmışlardır.] İncîlde geçen (Baba) kelimelerini, yanlış anlıyanlar olduğu gibi, (Oğul) kelimelerini de yanlış anlıyanlar olmuştur. Nitekim Luka İncîlinin üçüncü bâbının yirmiüçüncü âyeti ve devamında, Îsâ aleyhisselâmın (hâşâ) nesebi, babaları zikredilirken, Mesîh Yûsüfün oğlu denir ve Yûsüfün babaları zikredilir ve nihâyet Şit oğlu ve Şit Âdem oğlu, Âdem de Allah oğlu demektedir. Âdem aleyhisselâm, hakîkî mâna üzere Allahü teâlânın oğlu değildir. Luka, Âdem aleyhisselâm, anasız ve babasız yaratıldığı için, Onu Allahü teâlâya, Îsâ aleyhisselâm da, yalnız babasız tevellüd ettiği için, onu da, Yûsüf-ü Neccâra nisbet etmiştir. [Hıristiyanlar, Îsâ aleyhisselâmı, Allahın ruhu ile nefh olunmuş [üfürülmüş] olarak doğduğu için, ilâh, rab kabûl ediyorlar. Böyle olduğu hâlde, Yûsüf-ü Neccârı da kendisine baba olarak nisbet ediyorlar. Îsâ aleyhisselâm, sâdece babasız doğdu. Hâlbuki, Âdem aleyhisselâm hem annesiz, hem de babasız yaratıldı. Buna göre, hıristiyanların Âdem aleyhisselâmı, Îsâ aleyhisselâmdan daha büyük bir ilâh kabûl etmeleri lâzım gelir. Hıristiyanlardan Âdem aleyhisselâma ilâh diyen hiç çıkmamıştır.] (Oğul) tabîri, (Kitap-ı mukaddes)in ahd-i atîk kısmında da vardır. Meselâ, sifr-i hurûcün [çıkışın] dördüncü bâbının yirmiikinci ve yirmiüçüncü âyetlerinde, (Rab şöyle diyor: İsrâîl [Ya'kûb aleyhisselâm] benim ilk oğlumdur. Oğlumu bırak ki, bana ibâdet etsin) demektedir. Kitap-ı Ermiyânın (Yeremyâ) otuzbirinci bâbının dokuzuncu âyetinde, (Ben İsrâîlin babasıyım ve Efrâyim benim ilk oğlumdur) demektedir. [Eğer buralarda oğul kelimesi, ülûhiyyeti Îcap ettirseydi, İsrâîl ve Efrâyim, Îsâ aleyhisselâmdan çok önce ilah olurlardı. Ayrıca bunlar için, ilk evlat, (İbn-ül-ekber) tabîri kullanılmıştır ki, sonra gelen evlattan daha önce, ilahlık mertebesine yükselmeleri Îcap ederdi.] Sifr-i Samuel-i Sânînin [II. Samuelin) yedinci bâbının ondördüncü âyetinde, Süleymân aleyhisselâm için, (Ben ona baba olacağım ve o bana oğul olacaktır) demektedir. Kitap-ı İstisnânın [Tesniyyenin] ondördüncü bâbının ilk âyeti, (Siz Allahınız olan Rabbin oğullarısınız) ve otuzikinci bâbın ondokuzuncu âyeti, (Ve Rab gördü ve onlardan ikrâh etti. Çünki oğulları ile kızları onu öfkelendirdiler) ve Kitap-ı Eş'iyânın [İşâyânın] birinci bâbının ikinci âyeti, (Ey gökler, dinleyin ve ey yer, kulak verin! Çünki Rab söyledi: Oğullar besledim ve büyüttüm ve bana âsî oldular) ve otuzuncu bâbın ilk âyeti, (Âsî oğulların vay başına!) ve altmış dördüncü bâbının sekizinci âyeti, (Ve şimdi yâ Rab! Sen Babamızsın. Biz balçığız ve sen çömlekçimizsin ve hepimiz senin elinin işiyiz) ve Kitap-ı Yûşa'ın (Hoşeanın) birinci bâbının onuncu âyetinde, (Fakat İsrâîloğullarının sayısı ölçülemiyen ve sayılamıyan deniz kumu gibi olacak ve vâkı' olacak ki, onlara: Siz benim kavmim değilsiniz denildiği yerde kendilerine, Hayy [diri] olan Allahın oğullarısınız, denilecek) denilmektedir. Buralarda [ve zikretmediğimiz başka yerlerde, İsrâîl oğullarının hepsine (Allahın oğulları) denilmiş ve başkaları için de bu tabîr kullanılmıştır. Eğer (Allahın oğlu) tabîri ile, hakîkaten Allahü teâlânın oğlu mânası kastedilse, yâni mecâz olmaz ise, İsrâîl oğulları] ve İsrâîl [Ya'kûb], Efrâyim, Süleymân ve diğer benî İsrâîl Peygamberlerinin ve Âdem aleyhisselâmın, ilâh olmaları lâzım gelirdi. Fakat yahudiler, kendi lisanları ibrânîceyi iyi bildiklerinden, bu Allahın oğlu, ilk oğlu, oğulları, kızları gibi tabîrlerin mecâz olduğunu gayet iyi anladılar ve [bu Peygamberlere ilahlık isnâdında bulunmak gibi] bir hatâya düşmediler. Fakat havârîlerden sonra, İncîller ve Îsâ aleyhisselâmın vaazları, nasihatları, sayfa sayfa, şunun bunun elinde kalıp, başka lisanlara terceme edildi. Terceme edenler ise, câhil ve İbrânî lisanının inceliklerinden ve üslûbundan habersiz olduklarından, metinde her ne gördülerse, anlamadan terceme ettiler. Sonradan bu tercemeleri görenler, tercemelerdeki lafzları hakîkî mânalarından başka bir mânaya kullanmaya cesaret edemediler. İşte, boş iddiâlar, yanlış ve bâtıl görüşler, akıl ve hakîkatten tamamen uzak, garîb îtikatlar, hep buradan ortaya çıkmıştır. Îsâ aleyhisselâmdan yüz sene kadar sonra, her memlekette değişik bir îtikat, değişik bir fırka ve her fırkanın elinde değişik bir İncîl ortaya çıktı. Bu fırkalardan müte'assıb kimseler, kendi fırkalarının revâç bulup yayılması ve diğer fırkaların bâtıllığını isbât için, el yazısı ile olan nüshalardan İncîl yazarlarken, kendi maksadlarına uygun bazı kelimeleri sokuşturdular. İncîl nüshaları, öyle bir hâle geldi ve hıristiyanlar arasında o kadar ihtilâflar ortaya çıktı ki, sâdece İznikte toplanan ruhban meclisinde, birbirine uymıyan elli aded, hıristiyanların okudukları İncîlin iptâl edilmesine karar verildi. Bundan anlaşılıyor ki, mevcut olan dört İncîlin hiçbirisi, istidlâl, yâni delîl getirilmek için senet olamaz. Fakat, hıristiyanların inancı, bu dört İncîl üzerine kurulmuş olduğundan, onları iknâ' etmek için, biz de bunlardan delîl getiririz. Hıristiyanların teslîsi isbât için, (Kitap-ı mukaddes)in (ahd-i atîk) denilen, Tevrât kısmında gösterebilecekleri hiçbir delîlleri yoktur [ki, kendisi ile görüştüğümüz papazlar da, bunu kabûl etmekte ve böyle olduğunu söylemektedirler]. En kuvvetli delîlleri, İncîllerin en şüpheli ve en karışığı olan, Yuhannâ İncîli ile, diğer İncîllerin teferruâtındaki birkaç mübhem sözden ibârettir. Meselâ: Yuhannâ İncîlinin sekizinci bâbının yirmi üçüncü âyetindeki, Îsâ aleyhisselâmın, (Siz bu dünyadansınız. Ben bu dünyadan değilim) demesinden, ülûhiyyet mânası çıkarmaktadırlar. Ülûhiyyeti, Îsâ aleyhisselâma yakıştırabilmek için de, gökten indi ve tecessüm etti, yâni cism peydâ etti, şeklinde îzâh etmektedirler. Hâlbuki, bu âyetin mânası, (Siz dünya ilişkileri, münâsebetleri ile mukayyedsiniz, ben değilim) demektir. Bu sözden ilahlık mânası çıkarılamaz. Ayrıca, İncîllerde, bu âyeti nakz eden, âyetler vardır. Yuhannâ İncîlinin onbeşinci bâbının ondokuzuncu âyetinde, (Sizler bu dünyadan değilsiniz. Ancak ben sizi dünyadan seçtim), onyedinci bâbının onaltıncı ve onsekizinci âyetlerinde, (Ben dünyadan olmadığım gibi, onlar da dünyadan değildirler. Sen beni dünyaya gönderdiğin gibi, ben de onları dünyaya gönderdim) denilmiştir ki, hıristiyanların Îsâ aleyhisselâmın ilah olduğunu isbât için delîl getirdikleri Yuhannânın sekizinci bâbındaki, (Ben bu dünyadan değilim) sözünün aksidir. Bu âyetlerde, Îsâ aleyhisselâm, kendisi ile talebelerini eşit tutmuştur. (Siz bu dünyadansınız) tabîri de, dünyayı isteyerek, ona meyl etmek mânasındadır. Böyle ıstılâh ve tabîrler her lisanda kullanılır. Hattâ lisanımız olan türkçede de oğlum, baba, arslanım gibi mecâzî mânaya kullanılan tabîr ve kelimeler vardır. Arapçada (İbn-ül-vakit), (Ebül-vakit), (ebnâ-i zaman) ve (ebnâ-i sebîl) tabîrleri mevcûddur. Bunların mânaları, vaktin oğlu, vaktin babası, zamanın oğulları, yolun oğulları demektir. [Vaktin ve yolun oğlu olamaz. Bunlar hep mecâzdır.] Hıristiyanların, teslîsi isbât için bildirdikleri delîllerden biri de, Yuhannâ İncîlinin onuncu bâbının otuzuncu âyetidir. Bu âyette, Îsâ aleyhisselâmın, (Ben ve Baba biriz) dediği bildirilmektedir. Bu ibâreden de, ülûhiyyet ve ayniyyet mânası çıkarılamaz. Zîrâ, Îsâ aleyhisselâmın bu sözü söylediğini farz etsek, söylediği zaman nefis sahibi bir insan olduğundan, Allah ile birleşmesi mümteni'dir, mümkin değildir. [Yuhannânın bu âyetini, Îsâ aleyhisselâmın ülûhiyyetini isbât için delîl olarak getiren hıristiyanlar, bu âyetin devamını da okumalıdırlar. Otuz ve devamındaki âyetler, (Ben ve Baba biriz. Yahudiler onu taşlamak için yine yerden taş kaldırdılar. Îsâ onlara cevap verdi: Size Babadan bir çok iyi işler gösterdim. Bu işlerden hangisi için beni taşlıyorsunuz? Yahudiler ona cevap verip: Seni iyi işten dolayı değil, fakat küfürden dolayı ve sen insân iken, kendini Allah ettiğinden dolayı taşlıyoruz dediler. Îsâ onlara, “ben dedim, siz ilahlarsınız” diye şeriatınızda yazılı değil mi? Kendilerine Allah sözü gelenlere ilahlar dendiği hâlde, Allahın oğluyum dediğim için, siz Babanın taktîs edip, dünyaya gönderdiği zata mı küfür ediyorsun diyorsunuz? Eğer Babamın işlerini yapmıyorsam, bana îman etmeyiniz. Fakat yaptığım hâlde, siz bana îman etmezseniz bile, işlere îman ediniz ki, Babanın bende ve benim Babada olduğumu bilip anlıyasınız diye cevap verdi. Yine onu tutmaya çalıştılar. Îsâ da onların elinden çıktı, kurtuldu) şeklindedir. Îsâ aleyhisselâmın bizatihi kendisini ve mucizelerini görenler, ilah olduğunu söylemediler. Hattâ, bu mecâz sözünden dolayı, onu öldürmeye kalktılar. Hıristiyanların, ezelî ve ebedî bir yaratıcı ilah olarak kabûl ettikleri Îsâ aleyhisselâm, yahudilerden kaçmaktadır. Nasıl hâlıktır ki, yarattığı mahlûklarından kaçmaktadır. Burada diğer bir husûs da, Îsâ aleyhisselâmın, (Ben ve Baba biriz) sözünü isbât husûsunda zikrettiği, (Ben dedim: (Siz ilahlarsınız) diye şeriatınızda yazılı değil mi?) şeklindeki otuzdördüncü âyetidir. Elimizde mevcut İncîlin dip notunda bu âyetin Ahd-i atîkteki Zebûrun (Mezmûrların) seksenikinci bâbının altıncı âyeti olduğu bildirilmektedir. Mezmûrlardaki bu âyetin devamı ise, (Ve hepiniz Yüce Olanın oğullarısınız) şeklindedir. Bu âyetin zâhirî mânasına ve Îsâ aleyhisselâmın da bildirdiğine göre, Îsâ aleyhisselâmdan başka (Sizler ilahlarsınız) diye bildirilen kimseler de ilah olmaktadırlar. Acaba hıristiyanlardan hiçbir kimse onları, (ilah) kabûl etmişler midir? (Ben ve Baba biriz) sözünü Îsâ aleyhisselâmın ülûhiyyetine delîl getiren hıristiyanlar, bunun devamında bildirilen ilahları kabûl etmemekle, günahkâr ve âsî olmuş, ilah olarak tanıdıkları Îsâ aleyhisselâmın sözünü kabûl etmemişlerdir. İlah hiç yalan söyler mi? Hıristiyanlara, bunu niçin kabûl etmediklerini sorarsanız, (Efendim bu söz mecâzdır. Allah birdir. “Sizler ilahlarsınız” sözü hakîkî mânaya alınamaz) derler. Îsâ aleyhisselâmın, (Ben ve Baba biriz) sözü de mecâz değil midir? deseniz, (Efendi Îsânın ülûhiyyeti vardır. Bu hıristiyanlığın esas doktrinidir) cevabını verirler.] Hıristiyanlar, Yuhannâ İncîlindeki bu sözleri, Mesîh Îsâ, insan-ı kâmil olduğu gibi, aynı şekilde kâmil bir ilahdır şeklinde de, tevil ederler. Hâlbuki insanlık sıfatlarının kendisinden ayrılmaması sebebi ile insan ile ilâh arasında hakîkî bir birleşme düşünülemez. Bir diğer husûs da, Îsâ aleyhisselâm bu tabîri sâdece kendisi için kullanmayıp, havârîler için de kullanmıştır. Yuhannâ İncîlinin onyedinci bâbının yirmibirinci âyetinde, (Ey Baba, sen bendesin ve ben de sendeyim. Onlar da bizde olsunlar), yirmiikinci âyetinde, (Bana verdiğin izzeti, şerefi onlara dahî verdim ki, biz bir olduğumuz gibi, onlar da bir olsunlar), yirmiüçüncü âyetinde ise, (Ben onlardayım. Sen de bendesin. Böylece bir olmakla tamamlanmış olsunlar ve beni senin gönderdiğini ve beni sevdiğin gibi, onları dahî sevdiğini dünya anlasın) denilmektedir. İşte bu âyetlerde bildirilen (Birleşmek) kelimesi, dînin emirlerine sıkı bir şekilde itaat ve amâl-i sâliha ile amel etmek olduğundan, bundan ülûhiyyete âid bir şey hâtıra getirilemez. Hıristiyanların, teslîs için getirdikleri delîllerden biri de, Yuhannâ İncîlinin ondördüncü bâbının sekizinci âyeti ve devamında anlatılan şu fıkradır: (Filipus ona: Yâ Rab, Babayı bize göster, bize bu kifâyet eder dedi. Îsâ ona dedi: Bu kadar zaman sizinle berâberim de, sen beni bilmedin mi ey Filipus? Beni görmüş olan Babayı görmüş olur iken, sen nasıl onu göster diyebiliyorsun.) Bu delîlleri de iki şekilde yanlıştır, bâtıldır. Birincisi: Dünyada, ilahı görmenin mümkin olmadığı, hıristiyanlar tarafından da, kabûl edilmektedir. Hattâ, (İzhâr-ül-hak) kitabının mukaddemesinde, bu marifet, bilmek olarak tevil edilir. Mesîhi bilmek, cismiyyetini bilmek değildir. Buna göre, hıristiyanlar, (Mesîhi ülûhiyyet ve hulûl îtibar ile bilmek) mânasındadır dediler. Bu tevil, teslîse inanan hıristiyanlara göre, vâcibdir. Hâlbuki, böyle tevil de yanlıştır, bâtıldır. Çünki, tevilin, aklî delîllere ve kat'î nasslara muhâlif olmaması lâzımdır. Bu tevil ise, aklî delîllere muhâliftir. Çünki, daha önce zikrettiğimiz gibi, Îsâ aleyhisselâm, havârîleri kendisine eşit tutmaktadır. Tarihçilerin mâlûmu olduğu gibi, üç uknûm, yâni teslîs, yeni birşey olmayıp, müteaddid ilahlara tapınan kavmlerin inançlarından alınmış bir fikirdir. İlahların çokluğu, câhil halkın nazar ve dikkatlerini çekecek bir şekilde çoğalınca, müşriklerin ileri gelenleri, onları aralarında makamlarına göre bir tertîbe koyup, içlerinden bazılarını asl, diğer küçüklerini de fer' [tâbi] kısmlarına ayırdılar. Bu taksîmin tahkîkıni aralarında gizli bir sır olarak kabûl ettiler. [Eski Îrânın en büyük dîni olan, ateşe tapınmağı kuran] Zerdüşt, putların arasından (Yezdân) ve (Ehremen) isminde iki uknûm tâyîn etti. Yezdân iyilik tanrısı, Ehremen ise, kötülük tanrısı veya Yezdânın nûr, aydınlık, Ehremenin de zulmet, karanlık olması gibi, misli görülmemiş bâtıl bir îtikat [inanç] ortaya koydu. Hindistândaki islâm âlimlerinin büyüklerinden Mazher Cân-ı Cânân, [Cân-ı Cânân, 1195 [m. 1781] de Delhîde şehit edildi.] ondördüncü mektûbunda buyuruyor ki, (Brahma dîni, semavî bir din idi. Sonradan bozuldu). Üç uknûm tabîri ilk defa bunlardan işitildi. [Buna din yerine, felsefe, fikir demek daha doğrudur. Îsâ aleyhisselâmın mîlâdından yediyüz sene evvel semavî bir dînin değiştirilmesi ile kurulduğu anlaşılmaktadır. Bu tahrîfi yapan Brahmadır. Brahma mukaddes kelâm demektir. Hıristiyanlıkta da, Îsâ aleyhisselâm için bu tabîr kullanılmıştır. Hıristiyan papazlarına, Îsâ aleyhisselâmın ülûhiyyeti sorulunca, bunu isbât için ilk delîlleri, Yuhannâ İncîlinin birinci bâbındaki bazı âyetlerdir ki, (kelâm başlangıçta var idi ve kelâm Allah nezdinde idi ve kelâm Allah idi.) [Âyet 1] ve (Ve kelâm beden olup, inayet ve hakîkat ile dolu olarak aramızda sâkin oldu. Biz de onun izzetini, Babanın biricik oğlunun izzeti olarak gördük) [Âyet 14], şeklindedir. Tıpkı Brahmanizmdeki gibi.] Brahmanizm fikrine tâbi olanlar, (Brahma) isminde asl olan bir ilaha inanırlar. Îtikatlarına göre, bu, en kâmil ve dâim-üs-sükût bir ilah olup, her şeyin aslıdır. Fakat bu ilah, diğer iki ilah vâsıtası ile işlerini yapar. Bunlardan birisi (Vişnu), diğeri de (Siva)dır. Bunlar, üç nev' zuhûrdan ibâret olarak, bir ilahdır derler. Brahmanlara göre, (Brahma), bütün herşeyi ve dünyayı yaratandır. Bütün yaratma işlerini o yapar, alâmeti güneştir. Vişnu akıldır. Herşeyi koruyan, yâni koruyucu bir ilahdır. İçinde bulunan zamana hükm eder. Alâmeti sudur. Siva ise, hayat ve ölüm tanrısıdır. İçinde bulunulan zamana ve istikbâle hükm eder. Adalet ve intikam bunun işidir. Alâmeti ise, ateştir. [Brahmanlar, tanrıları Vişnunun semada yaşadığına inanırlar. Diğer tanrılar, Vişnuya yeryüzünde bir takım şeytanların türediğini, yeryüzünün asâyiş ve intizâmını bozduklarını ve bunların cezâlandırılması için, yeryüzünde, insan şeklinde doğması lâzım olduğunu söylerler. Vişnu, bu teklîfi kabûl eder ve yeryüzünü kötülüklerden ve şeytanlardan temizlemek için muhâribler sınıfından, bâkire bir kızdan bir (krishna) yâni muhârib olarak doğar. Kız, bunu önceden rü'yâsında görür. Krishna altmışdört günde, bütün ilimleri öğrenir. Çobanlık yapar. Pekçok yerler dolaşır. Dolaştığı yerlerde, hârikulâde şeyler yapar ve onu gören brahmalar tarafından ilahlığı kabûl edilir. İnsan şeklinde yeryüzüne inmiş bir ilahdır. Brahmanizme inananlar tarafından, Krishna ile ilgili daha pekçok efsâneler anlatılır. Budistler de, Budayı ilah olarak kabûl ediyorlar. Budistlere göre, Buda insan olarak doğmadan önce, semada yaşıyordu. Yeryüzünde inecek bir yer aradı ve nihâyet Sudhodana âilesinin bir ferdi olarak doğmaya karar verdi. Annesi oruclu olarak serâyın damında uyurken, rü'yâsında, etrâfına nûrlar saçarak gökten bir beyaz filin yere indiğini ve sağ böğründen karnına girdiğini hayret ile görür. Budanın doğmasına yakın birçok alâmetler de görünür. Annesi bulunduğu şehri terk eder ve bir ağacın altında, ilah olan oğlu yeryüzüne gelir. Budistlerin inancı, akıl ve mantığın aslâ kabûl edemiyeceği şeylerle doludur. Brahmanların ve Budistlerin inançları ile hıristiyanların teslîs inancı ism farkları hâriç, birbirine benzer. İlahların yeryüzünde bâkire bir kıza nüfûz etmeleri ve doğmaları ve insanların onları ilâh olarak kabûl etmeleri arasında, insanı hayrette bırakan bir benzerlik vardır. Bunlardan birkaçını zikredelim: 1 - Hıristiyanlara göre, Îsâ aleyhisselâm ölmüş ve öldükten üç gün sonra dirilmiştir. Krishna da öldükten sonra dirilerek göğe yükselmiştir. 2 - Îsâ aleyhisselâm mezarından, Buda ise tabutundan kalkmıştır. 3 - Îsâ aleyhisselâm öldürüleceğini önceden söylemiş, zindanlardaki, yâni Cehennemlerdeki ruhları kurtarmış ve mezardan kalkınca, Allahın sağına oturmuştur. Buda da, dünyadan çekileceğini ve Nirvanaya gideceğini haber vermiştir. 4 - Îsâ aleyhisselâm göğe çıkınca, bütün âlemin işlerini eline alarak hükm etmeye başlamıştır. Buda da, göklerin sultânlığını kurmuş ve âleme hükm etmeye başlamıştır. 5 - İncîllerde, Îsâ aleyhisselâmın babalarını ilk melik dedikleri Dâvüd aleyhisselâma kadar, ittifakla zikrederler. Budanın da neslinin ilk melik olan Makavamata dayandığı zikrolunur. Teslîs ve tenâsüh, yâni ölen bir kimsenin ruhunun başka bir kimseye geçeceği îtikadı [inancı] hind dinlerinde olduğu gibi, eski Mısr dinlerinde de vardır. Mısrlıların inandıkları tanrılardan en büyüğü, (Amonra)dır. Alâmeti güneştir. Bu âlemi irâdesi ve kelâmı ile yaratmıştır. Amonranın yardımcısı olan ikinci tanrıları (Oziris)dir. Oziris, yeryüzüne inmiş, çeşidli acılar çekmiş ve öldürülmüştür. Üçüncü tanrıları olan (İzisi) sâyesinde tekrar dirilmiş ve göğe yükselmiştir. Böylece Oziris, ölüler ilâhı olmuştur. Ayrıca, eski Mısrda melikler, yâni (fir'avn)lar, Amonranın (güneşin) oğlu olarak kabûl edilmişlerdir. Eski Mısrlılar ölen bir kimsenin Oziris tarafından hesaba çekileceğine
de inanırlardı.] |