Danimarka'da
İslamiyet 'moda'
Haftada 5 - 10 gencin Müslüman olduğu
Danimarka'da, son birkaç yılda İslamiyete geçenlerin sayısının da 5 bini
bulduğu açıklandı.İRFAN KURTULMUŞ Kopenhag
Yükselen trend
İSLAMİYETİN, Danimarka'da yükselen trend olduğu
ortaya çıktı. Kopenhag Üniversitesi'nden Tina G. Jensen ve Kate Östergaard,
İslamiyet'i kabul eden 300 genç arasında bir araştırma yaptı. Araştırma sonucu,
ülkede, haftada 5 - 10 gencin Müslüman olduğu, son birkaç yılda Müslüman olan
Danimarkalı sayısının da 5 bini bulduğu anlaşıldı.
Gençlik protestosu
JENSEN, gençlerin ortak yanının, 'Müslüman
göçmenlerle küçük yaştan beri iç içe olmaları, İslami düşünce ve yaşam
tarzından etkilenmeleri' olduğunu belirtti. Buluğ çağındaki gençlerin
tercihinin altında 'gençlik protestosunun' yattığını vurgulayan Östergaard da,
"20 yıl önce, solculuk nasıl bir gençlik başkaldırmasıysa, şimdi de
gençlerin Müslüman olmaları aynı şey" dedi. (Milliyet :16 Ağustos 2005 )



Der Spiegel İslam'ın
Yükselişini Kapak Konusu Yaptı.'Muhammed Peygamber
Kimdi' başlığı ile haberleştirilen konuya dergide 20 sayfa yer ayrıldı.Dünyada
hiçbir dinin İslamiyet kadar hızlı yayılmadığının belirtildiği haberde, ünlü
İngiliz filozof Ernest Gellner'in, "İslamiyet Allah'ın dünya için
öngördüğü bir toplum düzeni" sözlerine yer verildi.

30 Aralık 2001 tarihli sayısında özellikle İngiltere'de İslam'a dönüş yapanları
konu edinen The Daily Telegraph gazetesinin, sonradan Müslüman olan kişilerle
yaptığı röportajlarda ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: Bu kişilerin önemli
bir kısmı statü sahibi, iyi bir aile çevresine sahip, İslam'ı iyice araştırıp
öğrendikten sonra din olarak seçen insanlardır. Örneğin eski İngiliz
hükümetinde Sağlık Bakanlığı yapmış olan Frank Dobson'ın oğlu Joe Ahmet Dobson,
Kuran'ı bir arkadaşının kendisine hediye etmesi ile 16 yaşındayken okuduğunu ve
aklındaki soruların tüm cevaplarını bulduğunu söylemektedir. 23 yaşına
geldiğinde resmi olarak İslam'ı kabul ettiğini açıklayan ve bugün 26 yaşında
olan Joe Dobson, ailesinin de bu kararında kendisini desteklediğini anlatmaktadır.
Habere göre, Dobson'ın babası her Noelde kendisine hediye olarak İslami
kitaplar almaktadır. İngiltere'de son dönemlerde İslam'a dönenler arasında, BBC
eski genel müdürü John Birt'in oğlu, ünlü hakimlerden Lord Justice Scott'ın
kızı gibi önde gelen çevrelerden insanlar bulunmaktadır. Son yirmi yıl içinde
20 bin kişinin İslam'a döndüğü tahmin edilen İngiltere'de, 11 Eylül
saldırılarından sonra dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi İslam'a yöneliş
daha da hızlanmıştır. Manchester Camisi'nin verdiği bilgilere göre 11 Eylül'ü
takip eden ilk haftalarda sadece kendi camilerinde 16 kişi İslam'ı kabul
etmiştir. İslam'a dönenlerle ilgili yapılan araştırmalarda dikkat çeken bir
nokta da, İslam'a dönüşün daha çok kadınlar arasında görülüyor olmasıdır.
Amerika'da İslamiyet'e dönen her dört kişiden biri, İngiltere'de ise her iki
kişiden biri kadındır.(My Dad Buys Me Book About Islam, Telegraph, 31 Aralık 2001)
Yaklaşık bir milyon Müslümanın yaşadığı
İtalya'da son iki üç yıldır da 5 bin kişinin İslamiyet'e döndüğü tahmin
edilmektedir.( Reuters Haber Ajansı, 26 Kasım 2001)
Chicago Tribune gazetesi ise İslam'ın
yükselişini, 'Arayış İçindeki Amerikalılar İslam'ın Öğretilerine Sarılıyor'
başlıklı haberinde ele almıştır.

The New York Times gazetesinde yayınlanan 'Islam
Attracts Converts by the Thousands' (Binlerce Kişi İslam'a Dönüyor) başlıklı
haberde ise, sonradan Müslüman olan kişilerle yapılan röportajlara yer verilmiş
ve İslam'ın Amerika'da hızla yükselmesi şu şekilde değerlendirilmiştir:

6 milyon takipçisi ile İslam, Birleşik
Devletler'de göçlerin, yüksek doğum oranlarının ve İslam'ı seçenlerin sayısının
artması sayesinde en hızlı yükselen din olarak adlandırılıyor. Konunun
uzmanları tarafından yılda yaklaşık 25 bin kişinin İslam'a döndüğü tahmini
yapılmakta. Bazı uzmanlar ise bu sayının 11 Eylül olayları sonrasında dört kat
daha arttığını belirtiyorlar.(The New York Times, 22 Ekim 2001)
"Danimarka'nın Geleceği: Her İki
Kişiden Biri Müslüman" haberleri ile bu yükseliş Danimarka basını
tarafından da ele alınmıştır. Danimarka'da yaşayan ünlü sosyolog Eyvind Vesselbo
yaptığı araştırma neticesinde, yakın gelecekte Danimarka nüfusunun yarısının
Müslüman olacağını açıklamıştır.( Milliyet, 12 Ekim
2001 )
Ünlü ABC News haber
kanalında verilen, 'Islam: Rising Tide in America' (İslam: Amerika'da Yükselen
Akım) başlıklı haberde ise sosyologların, 15 yıl içerisinde ABD'deki
Müslümanların sayısının Yahudilerin sayısını geçeceği yönündeki tahmini
aktarılmıştır.(http://www.jannah.org/articles/islamicrise.htm)
Newsweek dergisinin Avrupa'da
İslam'ı incelediği bu haberinde, İtalya, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde
İslam'ın gittikçe güçlenmesi ele alınmaktadır. Örneğin İngiltere'de kiliselere
artık kimsenin gelmediği Doğu Londra'da, kapanan kiliselerin yerlerine camiler
açılmaktadır. Fransa'da ise pek çok bina camiye çevrilmekte, camiler ibadet
için gelen Müslümanlarla dolup taşmaktadır. Madrid'de yeni minareler
yükselirken İtalya'da dev camiler inşa
edilmektedir.

1 Ekim 2001 tarihli Newsweek dergisinde
yer alan bu tabloya göre, 1994 yılında toplam cami sayısı 962, cami başına
düşen kişi sayısı 485, camilere gelen Müslüman sayısı toplam 500 bin iken 2000
yılında cami sayısı 1.209, cami başına düşen kişi sayısı 1.625 ve camilere
gelen toplam Müslüman sayısı ise 2 milyon olmuştur.Amerikan yönetimi tarafından
hazırlanan demografik verilere göre, 1994'de cami sayısının artış hızı %25
iken, 1980'de bu rakam %62'ye yükselmiştir. Camiye gelenlerin %30'u ise
sonradan Müslüman olan kişilerdir.

20 Temmuz 2004 Tarihli NTV haberlerinde
"Avrupa'da
en hızlı yayılan din İslam" başlığı altında Fransız İç
İstihbarat Dairesi tarafından hazırlanan rapor ele alınmıştır. Raporda; Batılı
ülkelerde, özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından, İslam dinini tercih
edenlerin sayısının daha da arttığı belirtilmiştir. Örneğin Fransa'da sadece
geçen yıl Müslüman olanların sayısı, 30 ila 40 bin arasında artmıştır....
Birleşmiş Milletler'in 1999 yılında yaptırdığı
bir araştırma, Avrupa'da Müslüman nüfusun 1989 ile 1998 arasında %100'den daha
büyük bir hızla arttığını göstermektedir.
CNN televizyonunda yayınlanan "Hızla Büyüyen islam
Batı Dünyasında Yeni Kişiler Kazanıyor" başlıklı haberde, son yıllarda
İslam'a yönelen Hıristiyanların sayısındaki artışa dikkat çekilmektedir.

|
Almanya'nın önde gelen siyasi dergilerinden Der Spiegel, ''Almanya'nın
sessizce İslamlaşmasını'' son sayısında kapak konusu yaptı.Derginin
kapağında, tarihi ''Brandenburger Tor'' kapısının tepesi bir ay ve yıldızla
birlikte gösterilerek, ''Mekke Almanya - Sessiz İslamlaşma'' başlığı
kullanıldı.İç sayfalarında da ''Şeriat şimdiden geldi mi?'' başlığını
kullanan dergi, konuya 13 sayfa yer ayırdı. Müslüman kadınların gittikçe daha
yoğun şekilde başörtüsüyle ilgili haklarını mahkemelerde aradıklarını
kaydeden dergi, Frankfurt Sulh Mahkemesi yargıcı Christa D'nin, Kuran-ı
Kerim'i gerekçe göstererek, kocasından dayak yediği için boşanmak isteyen bir
Faslı kadının başvurusunu reddetmesiyle ilgili karara yer verdi. (25 Mart
2007) |
|


ABD'de Belediye Başkanı müslüman oldu
ABD'nin Georgia eyaletinin Macon şehri belediye başkanı Jack Ellis, Müslüman
oldu
Ellis, şimdi isimini resmi olarak Hekim Mansur Ellis olarak değiştirmeye
çalışıyor.Hristiyan bir aileden gelen Ellis, Afrika ülkesi Senegal'de geçen
Aralıkta Müslüman olduğunu açıkladı.Yıllardır Kur'an-ı Kerim'i incelediğini
belirten Ellis, Kuzey Amerika'ya köle olarak getirilmeden önce atalarının
Müslüman olduğunu söyledi.Ellis, kızlarının isteği üzerine soyadını
değiştirmeyeceğini belirtti. ( 2 şubat 2007 )
HİSPANİKLERİN İSLAM'A YÖNELİŞİ ARTIYOR
ABD'de yaşayan İspanyol ve Latin Amerika kökenlilerin İslam'a yönelişi her
geçen gün artıyor. Özellikle Hispaniklerin yoğun olarak yaşadığı New York,
California, Texas ve Florida'da İslam'ı seçenlerin sayısında gözle görülür bir
artış yaşanıyor. Müslüman liderler, İslam'a ilginin son yıllarda arttığına
dikkat çekerek, çoğu göçmen olan Hispaniklerle Müslümanların birçok ortak
noktası olduğunu vurguluyor...11 Eylül saldırılarından sonra İslam'ın merak
edilerek araştırılmaya başlanması da doğru tanınması açısından önemli bir
faktör olarak değerlendiriliyor.Radyoya açıklama yapan İslam Toplumu Orta
Florida Başkanı İmam Muhammed Musri, İslam hakkındaki İspanyolca kitaplara
talepte de sürekli artış yaşandığını ifade ediyor.Britannica Ansiklopedisi'ne
göre 300 milyon nüfuslu ABD'de 4,7 milyon Müslüman yaşıyor. 10.Şubat.2007
Japonya İslam'a KoŞuyor
36 yıl
Kutsal Topraklar'da kaldıktan sonra, 7 yıldır Japonya'da bulunan Nimetullah
Hocaefendi, Uzakdoğu ülkesindeki tebliğ çalışmalarını gazetemize anlattı.Uzun
yıllar Mekke ve Medine'de vaizlik ve imam hatiplik yaptıktan sonra Japonya'ya
yerleşen; başta Tokyo olmak birçok şehirde Japonlara İslam dinini tebliğ eden
Nimetullah Hocaefendi, gazetemize binlerce kilometre uzakta yaptığı çalışmaları
ve yaşadıklarını anlattı. 36 yıl kutsal topraklarda kaldıktan sonra
Japonya'daki müslümanların ısrarlı daveti üzerine bu Uzakdoğu ülkesine yerleşen
Nimetullah Hocaefendi, yaklaşık 7 yıldır ikamet ettiği Japonya'da binlerce
insanın müslüman olmasına yardımcı oldu. Nimetullah Hocaefendi, Japonlarla
sıcak ilişki kurmasını ise iki cümleye bağlıyor. Bunlar, 'Nihoncin İdes
(Japonlar iyidir), Nihoncin Sikudes (Japonları seviyorum). Hocaefendi,
gazetemize şunları anlattı:
CAMİ SAYISI 300'Ü GEÇTİ "36 yıldır Mekke ve Medine'de fahri
vaizlik yaptık. 20 yıl kaldığımız İstanbul'da, Sultanahmet Camii'nde
müezzinlik, çeşitli camilerde imam hatiplik yaptık acizane. Kutsal topraklarda
kalırken dünyanın çeşitli yerlerinden gelen insanlarla tanışıp, hayırlı
hizmetler yapmaya çalıştık. Avrupa'ya da gittik. Şimdi Japonya'dayız. Bizi
oradaki kardeşlerimiz davet etti. Bunun üzerine oraya yerleştik. Yaklaşık 7
senedir oradayız. 20 sene evveline kadar 2 cami vardı. Şimdi Allah'ın izniyle
Japonya'da namaz kılınan yerlerin sayısı 300'ü geçti. Cami, mescit, İslam
merkezleri. Ve Japonlar, müslümanlara nazlanarak sitem ediyorlar. Bunları duyunca
çok ağladım oralarda.Bize, 'Ey müslümanlar, İslamın nurunu bize getirmeyi niye
geciktirdiniz? Halbuki bizim komşularımıza çok evvel getirdiniz. Filipinler,
Endonezya, Malezya, Tayland, Singapur... Buraları İslam ülkeleri yapıncaya
kadar çalıştınız da, bize niye geç geldiniz' diyorlar.
TÜRKLERİ ÇOK SEVİYORLAR Adetleri, ahlakları İslam'a çok yakın
Japonların. Ve müslümanları seviyorlar. Müslüman ülkeleri seviyorlar. Türkleri
daha da fazla seviyorlar. Türklerden oraya Ertuğrul Vapuru gitti oraya. Oradan
başladı sevgi. Onlardan 2 kişi Sultan Abdulhamit zamanında buraya geliyor.
Orada 600 kişinin 550'si şehit oldu biliyorsunuz. O şehit ailelerine yardım
için gelen iki kişiye, Sultan Abdulhamit diyorki, 'Buraya kadar gelmişken,
askerimize Japonca öğretin'.Ben Japoncayı, İslam'a davet edecek kadar bazı
kelimeleri öğrendim. İlk gidişimde buyrun kitap diyordum. İslam hakkında bilgi
veren kitapları hediye ediyordum. Daha sonra Nihoncin İdes (Japonlar iyidir)
demeyi ve Nihoncin Sikudes (Ben Japonları seviyorum) demeyi öğrendim. Bunları
söyleyince herkes seviniyor. Ondan sonra bunu okursanız kurtulursun diyorum
Japonca. Onlara Tokyo Camii, Kabe ve Kelime-i Tevhid'in yeraldığı bu kitabı
hediye ediyoruz. Tokyo Camii'ni Diyanet ile birlikte biz yaptık.
JAPON SELAMI RUKÜDÜR Peygamber Efendimiz, La ilahe İllallah
derseniz, her sıkıntıdan kurtulursunuz diyor. Bunu söyleyince Japonlar,
ellerine bu kitabı alıp kendileri arkadaşlarını ikna etmeye çalışıyorlar.
Japonya'da bugüne kadar onbinlerce kişi müslüman oldu.Onların normal selamları
da rükudur. Ben onlara diyorum ki, Allahımızı zikrediyorsunuz, namazında
yarısını kılıyorsunuz. Hoşlarına gidiyor bu tabi. Ne yapmamızı istiyorsunuz
deyince bir kelime şehadet ile secde kaldı diyorum. Yüz kişi, iki yüz kişi
birden müslüman oluyor.Camilerde hutbelerimizi alıyorlar. İslami Center'de
İslam'ı sormaya geliyorlar. Ve bunları televizyonlara veriyorlar. Bu
yayınlardan birçok kişi müslüman oldu. Kaç tane profesör, müslüman oldu.
İSLAM'A YÖNELİŞ ARTTI Ben bir lise talebesiyim diyor başkan bir
Japon kız. Türkiye'de bulundum. Türkler dinlerine çok bağlılar, edepli
insanlar. 11 Eylül olayından sonra söylüyor bunu. İslami Center'e geldi.
Kendisinin internetteki web sitesinde 'bunu müslümanların yaptığına
inanmıyorum' diye yazdığını söyledi. Bu gibi olaylar oluyor ya. Gerek Avrupa'da
gerekse burada herkes İslam'ı okumaya koşuyor. İslam'ı okuyunca da hemen
müslüman oluyor. Filipinlerde bir tane öğretim görevlisi, profesör olduktan
hemen sonra müslüman olmuş. Bizim arkadaşlarımızdan. Bunu ne yapıp geri dinine
döndürelim diye düşünmüşler. Sonra Hıristiyan bir hanımla evlendirmişler. Hanım
3 gün boyunca sürekli anlatıyor. O hiç konuşmuyor. Müslüman olunca sabırı
öğrenmiş tabi. 4. gün profesör, sabah Kur'an'ın tercümesini hanımına uzatıyor.
Hanım da 3 gündür ben konuşuyorum o dinliyor, şimdi de ben onu dinleyeyim
diyor. Fatiha'dan başlayıp 3. ayete gelince, hemen orada Kelime-i Şehadet
getiriyor ve müslüman oluyor. Şimdi o hanım kardeşimiz orada Kur'an Kursları
başkanı, kendisi ise İslam yazarları başkanı.
JAPONLAR FEVC FEVC İSLAM'A GİRİYORLAR Irak ve Filistin'de
yaşananları yakından takip ediyor ve çok üzülüyoruz. Dualar yapıyoruz. Onlar
öyle yaptıkça, Allah’ın lütfuyla inşallah Japonların hepsi müslüman olabilir.
Çünkü onlar edepli insanlar, bütün dünyayı davet eder. Ahlakları, adetleri bize
çok yakın. Bana soruyor sen kimsin. Müslüman diyorum. 5 dakika sonra hemen
müslüman oluyor.İlginç bir müslüman olma hikayesi anlatayım. Birisinin hızla
bizim İslami Center'in merdivenlerinden yukarıya çıktığını gördüm sabahleyin.
Sadece müslümanların girdiği bölüme doğru gidiyordu. Hemen koştum.
Selamünaleyküm deyip 'Van gul ol problem finish' dedim. Araplar buna çok güler.
Yarısı Arapça, yarısı İngilizce cümle. Bir kelime söylerseniz, her türlü
sıkıntıdan kurtulursunuz. Hemen söyledi adam. Üç kere söylettim.İsminiz ne
dedim. Nakamura dedi. Size müslüman ismi hediye ediyorum deyip, 'Sizin isminiz
bundan sonra Muhammet Nakamura' dedim. Geri dönüp, beni sormuş. Mekke'de imam
sizi İslam'a davet etti dediler. Aynı zamanda bir üniversitede Profesör olan
Muhammet Nakamura üç gün sonra bir toplantı düzenleyip bizi davet etti. Salona
yaklaşık 200 kişi toplamış. Bizi konuşturacaktı, ama kendisi konuşuyor. İslam
hakkında, 3 günde ne kadar çok şey okumuş. Herşeyi biliyordu.Bunun için
müslümanların sıkıntıdan kurtulması için birbirine 'La ilahe İllah Muhammedun
Rasulullah'ı demeyi hatırlatsın. Bütün sıkıntılarından kurtulsun. Kalplerine
rahatlık gelsin. Dünyada ABD'liler, İngilizler, Almanlar, Çinliler sürekli
müslüman oluyorlar. Kore'de her gün 60-70 kişi müslüman oluyor. Allah’a
sığınarak söylüyorum. Müslümanlar şuna inansın. Zaman geldi artık. Bu şekilde
inşallah 2 sene geçmez bütün dünya müslüman olur.( 01-11-2006 )
Hıristiyanlık Avrupa'da ölür gibi dururken, İslam 21. yüzyılı, daha önce
başka yüzyıllara yaptığı gibi, sarsacak şekilde yükseliyor... [İslami
savaşçıları görünce] Victor Hugo'nun sözlerini hatırlamamak mümkün değil:
"Hiç bir ordu, vakti gelmiş bir fikir kadar güçlü değildir."
Karşıtlarımızın çoğunun uğrunda savaştığı fikir, ikna edici bir fikir. Tek
bir Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in onun elçisi olduğuna, İslam'ın
yani Kuran'a teslimiyetin cennete giden tek yol olduğuna ve Allah'a bağlı bir
toplumun şeriata göre yönetilmesi gerektiğine inanıyorlar... Milyonlarca
Müslüman insan [onlara sunulan] Batılı alternatifleri kabul etmişti. Ama bugün
onmilyorlarca Müslüman bunu reddeder gözüküyor ve daha saf bir İslam'daki
köklerine dönüyorlar. Açıkçası, İslami inancın dayanıklılığı, hayranlık
verici.İslam, Osmanlı İmparatorluğu'nun iki yüzyıl boyunca yaşadığı yenilgi
ve aşağılamaların ve hilafetin kaldırılmasının üstesinden gelmiş durumda.
Nesiller boyu süren Batı hakimiyetinden de sağlam çıktı. Mısır, Irak, Libya ve
İran'daki Batı yanlısı krallıkları aştı. Komünizmi kolayca püskürttü, 1967'de
Nasırizm'i safdışı etti ve Arafat'ın veya Saddam'ın milliyetçiliklerinden de
daha dayanaklı olduğunu gösterdi. Şimdi de dünyanın son süper gücüne direniyor. (11.08.06 )
VE... ! ;
KİLİSELERDEN KAÇIŞ BAŞLADI!
Katoliklerin en katısı olarak bilinen
Avusturya'da insanlar kiliseye sırt çevirmeye başladılar. Sadece Vorarlberg
eyaletinde yaklaşık 1000 katoliğin kiliseden kaydını sildirdiği
açıklandı.Kiliseye doğduğu günden itibaren otomatik olarak kaydı yapılan her
Hıristiyan aylık aidat ödemek zorunda... Kiliseden kaydını sildirmek, katolikler
için bu dinden de çıkmak anlamına geldiği için Avusturyalıların dinsizliğe
yöneldiği düşüncesi ağır basıyor. Kiliselerden kaydını sildirenlerin Avusturya
genelinde 100 binleri bulması, papazları çare arayışına sürükledi. (Avusturya Haber'den)
Papa, İslamiyet'in Batıda Hızla
Yayılmasından Rahatsızmış
Papa 16. Benedikt'in özel sekreteri, İslamiyet'in Batı'da
hızla yayılmasına karşı uyarıda bulundu.Haftalık Süddeutsche Zeitung dergisine
demeç veren Georg Gaenswein, İslam dininin Batı'da yayılmasını inkar
edemeyeceklerini belirterek, Avrupa'nın kimliğine yönelik İslam tehdidine
karşı hareketsiz kalınmaması gerektiğini ifade etti.Katolik Kilisesi'nin İslam
dininin yayıldığını söylemekten çekinmediğini belirten Gaenswein, Papa'nın
geçtiğimiz Eylül ayında İslam dininin şiddet ve kılıç zoruyla yayıldığı
yönündeki konuşmasını, "isabetli" olarak niteledi... 27.07.2007



NASIL MÜSLÜMAN OLDULAR

Misyonerler, milyarlar harcayarak Hıristiyanlık propagandası
yapıyorlar. Halbuki propagandasız birçok yabancı, İslam’ı seçmiştir.İslamiyet
ilim ve akıl dinidir. Dinlerini değiştirip müslüman olan insanların çoğu, ilim
adamı ve araştırmacıdır. İslam’ı inceledikten sonra müslüman olmuşlardır.
Bu sebeplerin
birkaçı şöyle:
1- İslam’da tek
ilah vardır. Hıristiyanlıktaki üç tanrı inancı, ilim sahiplerince saçma
görülmüştür.
2- İslam, sadece ahiret saadetini değil, dünyada da mutlu yaşamanın yollarını
bildirmiştir.
3- İslam’da, her çocuk günahsız doğar. Hıristiyanlıkta ise, günahkâr doğar. Bu
da, akla, ilme, aykırıdır.
4- İslam’da, ibadetlerin mabette yapılma şartı yoktur. Her yerde ibadet
edilebilir. Hıristiyanlar, kilisede putu, papazı aracı yaparak ibadet eder.
5- İslam’da günahları yalnız Allah affeder. Hıristiyanlıkta, güya papazın,
günahları affetme ve dinden çıkarma yani aforoz etme gibi yetkisi vardır.
6- Yahudi kendini asil bilir. Hıristiyan, zenciyi aşağı görür. İslam’da ise
ırk, renk ve dil ayrımı yoktur
7- İslam’da bütün peygamberler beşer, yani insandır. Ancak seçilmiş, günahsız
insandır. Hiç kimse, diğerlerinin günahını çekmez. Hıristiyanlıkta, Hz. İsa
Oğul tanrıdır, günahkârların affolması için çarmıhta ölmüştür. Bu da akla ve
ilme aykırıdır.
8- İslam’da hurafe yoktur. Diğer dinlerde ateşe, güneşe, taşa, heykele tapılır.
9- İslam’da, Dinde zorlama yoktur düsturu vardır. Hiç kimse dine girmeye
zorlanmaz. Hıristiyanların dine sokmak için yaptıkları işkenceler ve mezhep kavgaları
meşhurdur.
10- İslam, iç temizliği yanında, dış temizliğe de çok önem verir. Meşhur Versay
Sarayında yıllarca bir hela yoktu. Bu, Hıristiyanların ne kadar pis olduğunu
göstermeye kâfidir.
11- İslam, sömürüyü reddeder. Bunun için kapitalizmi, komünizmi kabul etmez.
İslam hariç, hiç bir dinin ekonomi sistemi yoktur. Bugün Hıristiyan ülkelerde
kapitalizm hakimdir.
12- Müslümanların geri kalışları sebebi, dinlerinin icaplarına
uymamalarındandır. Hıristiyanların maddi refaha kavuşmaları ise, dinlerinden uzak
kalmalarındandır. Müslümanlıkta cahil olan dinden çıkar, Hıristiyanlıkta ise,
âlim olan Hıristiyanlığı bırakır.
13- İslam’da, alkol, uyuşturucu ve kumar haramdır. Zinanın cezası ise, ağır
olduğu için, fuhuş yaygınlaşamaz. Hıristiyan Batı, fuhuş bataklığı içindedir.
14-İslam’da, bütün müslümanlar kardeştir. Allah huzurunda herkes eşittir. Namaz
kılarken; komutan ile er, zengin ile fakir, beyaz ile zenci müslüman yan yana
durup birlikte secde ederler.
15- İslam’daki ibadet saatleri muayyen olduğundan, müslümanların hayatları
düzenli ve intizamlıdır. Bunun için, gerçek müslüman, bir asker gibi
disiplinlidir. Yılda bir ay tutulan oruç, iradenin kuvvetlenmesini sağlar ve
nefse hakim olmayı öğretir.
16-İslamiyet, iktisadi bakımdan kapitalist ve komünist düşünceleri reddeder.
Fakiri korumuş, zengini de kötülememiştir. Zenginlerin, fakirlere zekat ve
sadaka vermesini emretmiştir. Ayrıca dünyadaki çeşitli millet ve ırklara mensup
müslümanları bir araya getirerek [Hac gibi], dünyada en mükemmel ictimai
[sosyal] nizamı tayin etmiştir....

Niçin Müslüman oldum?
(Kur'an-ı kerim, Allah’ın adı ile başlıyor, Allah’ın birliğini bildiriyordu.
Hayretim arttı. Tevhid dini olan Müslümanlığı seçtim.) Cat Stevens (İngiliz)
(İslam,
çağları ardında sürükleyen bir dindir. Müslüman olmakla, çağlar üstü dini
seçmiş oldum.) Roger Garaudy (Fransız)
(Anarşinin ancak İslam ahlakına sahip olmakla önleneceğine inandım. İçkiyi
bıraktım, tesettüre girdim ve namaza başladım.) Tina Gfanzil (Alman)
(İslam’da, ırk, renk ve dil farkı gözetilmediğini, herkesin eşit olduğunu,
namaz kılarken de rütbe ayrımı yapılmadığını gördüm. Müslüman oldum.) Thomas
Clayton (Amerikalı)
(İslam,
en iyi şeyleri ihtiva eder. Hiçbir dinde kardeşlik, İslam’daki gibi değildir.)
Dr. Rolf Freiherr (Avusturyalı)
(İslam,
sevgi, doğruluk, temizlik ve güzel ahlakı emrettiği için müslüman oldum.)
A.Uemura (Japon)
(İslam’ı
akla da uygun bulup müslüman oldum.) Cecilla Cannolly (Avusturyalı)
(İlim
Çin’de de olsa alın hadisini okudum. İslam’ın ilme verdiği önemi görünce
müslüman oldum.) Mr. Board (Amerikalı)
(İslam,
israf ve cimriliği yasaklayan, maddi- manevi her hususta en güzel kaideleri
olan dindir.) Albay Ronald Rockwell (Amerikalı)
İslam
dünya ve ahiret mutluluğunu gösterdiği için müslüman oldum.) B.Karai (Zengibar)

Rusya’nın Diyanet İşleri Başkanı Polosin, bütün Rus medyasının önünde şöyle
diyor:
“Kamuoyunda
şehadet ederim ki ben Ortodoks Kilisesi’nin ne papazı ne de müridiyim… Eşhedüenlailaheillallah…”
Düşünsenize Türk Diyanet İşleri Başkanı Hıristiyan olduğunu açıklasa, kıyamet
kopar değil mi? Hele Ortodoksluğun kalesi komşumuz Rusya’da nasıl yankılanır
kim bilir? Dünya bile çalkalanır değil mi?
Ancak 1999 yılında, Rusya Ortodoks Patrikliğinin Kamu Dernekleri ve Dini
Örgütleri İlişkiler Komitesi Başkanı ve Yüksek Sovyet Vicdan Özgürlüğü Komitesi
Başkanı ve Rus Federasyonu Temsilciler Meclisi DUMA’da milletvekili de olan
Başpiskopos Viaçeslav Polosin’in (bizim Diyanet İşleri Başkanlığı’na tekabül
ediyor) Müslüman olması, nedense Türkiye’de hiç kimse tarafından duyulmadı.
Polosin, Moskova Devlet Üniversitesi Felsefe Fakültesi, Zagorsk Dini Mektebi ve
Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı Diplomatik Akademi mezunu aynı zamanda.
Neyse! Rusya’nın Diyanet İşleri Başkanı Müslümanlığı seçiyor ama ne seçiş.
Sahne şöyle; Başpiskopos Polosin, bütün yazılı ve görsel basının karşısında şu
müthiş açıklamayı yapıyor: “Kamuoyunda şehadet ederim ki ben kitaplı dinlerin
Hazreti İbrahim”den başlamak üzere tüm peygamberlerinin yüce geleneği olan
hakiki imanın takipçisi olarak, tek doğru dine şahitlik ettim ve Ortodoks
Kilisesi’nin ne papazı ne de müridiyim… Sosyal hayatımı da inançlarım
doğrultusunda şekillendirmeye karar verdim…
Eşhedüenlâilaheillallah…”
Nasıl? Etkileyici, şok edici, dehşete düşürücü, anarşist, aykırı,
sinematoğrafik, agresif ve tek kelimeyle müthiş bir sahne değil mi? Olay, bütün
Ortodoks ve Slav camiasını derinden sarsıyor. Patrikhane, meselenin üstünü
örtmek için bin dereden su getiriyor ama Türkiye’de hiç kimsenin haberi yok!
Ben bu müthiş haberi, Alev Alatlı’nın, “Gogol’un izinde- Aydınlanma değil,
merhamet” isimli kitabında okuyunca, önce ‘kurgusaldır zahir’ diye geçiştirdim.
Böylesi bir olayın duyulmamasının imkansızlığını düşündüm ama içime kurt da
düşmedi değil. Biraz araştırınca yanıldığımı anladım. Olay gerçek ve dünya
medyasını resmen sallamış. Ama biz ‘enforme’ edilmemişiz. Öyle ki internet
ortamında bile konuyla ilgili Türkçe yazılmış bilgi yok gibi.
Müslüman olduğunu açıkladıktan sonra başına gelebilecek tehlikeler hakkında ne
düşündüğü sorulduğunda şöyle yanıtlıyor:
“Hepimiz faniyiz, önünde sonunda bu dünyadan ayrılacağız. İnsanoğlunun
vehimlerine itaat etmektense, Hakikat’e teslim olmuş olarak gitmek daha iyi!”
Polosin, "İslâm Hakkında Bütün Bilgiler" isimli on beş günlük
gazetenin editörlüğünü yürütüyor halen. "Monoteist Felsefeye Giriş"
kitabı, Mukayeseli Dinler Tarihi dersi için yardımcı ders kitabı olarak kabul
edilen Ali Polosin, Müslümanların, Rus Ortodoks Kilisesi ile diyalog
tecrübeleri gerçekleştirip içki ve uyuşturucu ile mücadele konusunda ortak
çalışmalar yürütmesinin yanı sıra, aile değerlerini koruma hususunda da
müşterek bir proje hazırlıyor.
Eşinin de Müslüman olduğunu açıklayan, Viaçeslav isminden ‘sıkılan’ ve Hicaz’a
da giden Hacı Ali Polosin, Rus steplerinin son Müslümanı…
İslâm’ı Seçen Ortodoks Papaz
POLOSIN SERGHEYEVICH
1956
yılında Moskova’da doğdum. Dinsiz bir ailede yetişmeme rağmen, hayatımın
hatırlayabildiğim çok erken dönemlerinden itibaren Tanrı’ya yürekten inanan
biri olduğumu söyleyebilirim. Tanrı kavramı benim için bir bilinmezdi belki
ancak, O’nun her şeye gücü yeten ve kendisine sığınanlara her an yardım etmeye
hazır bir Tanrı olduğunu düşünüyordum. Gençlik yıllarımda yüz yüze geldiğim
çeşitli zorluklar, benim hayat karşısında ancak bir noktaya kadar güç
yetirebileceğimi anlamamı sağladı. Bundan sonra tüm kalbimle Tanrı’ya yöneldim
ve her şey daha iyi olmaya başladı.
Aslında
bu süreç doğal olarak gelişti ve Tanrı gerçeğini öğrenmek amacıyla Moskova
Devlet Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okumaya karar verdim. Sosyoloji alanında
Max Weber’in Kapitalizmim Ruhu teorisinin Eleştirisi adlı bir çalışmam oldu. Bu
çalışmamda Protestan reform hareketinin piyasa ekonomisinin gelişmesine etkilerini
irdelemeye çalıştım. İşte bu yıllarda ilk kez Kitab-ı Mukaddes’i okuma fırsatım
oldu.
Ne
yazık ki bu okumalarım bende çelişkili bir izlenim bıraktı. Aslında kutsal
kitabın bazı kısımları gerçekten Tanrı vahyi gibi görünüyordu, ancak Tanrı’ya
atfedilen bazı kısımlarda insanlığın çoğunluğunu yok etmeye yönelik bir
istekten bahsedilmesi veya “Tanrı’nın eli,” “Tanrı’nın vücudu” ve “Tanrı’nın
nesli” vesaire gibi ifadelerin yer alması, çelişkili bir durumdu.
Fakat
1970’ler Moskova’sında komünist ideoloji karşısında tek alternatif Rus Ortodoks
Kilisesi idi. Bu nedenle on dokuz yaşında bir genç olarak Ortodoks Katedrali’ne
ilk kez geldiğimde eski bir geleneği keşfettiğimi düşünmüş ve Tanrı’yı öven
Hıristiyan ilahilerinin güzelliğinden çok etkilenmiştim. O anda daha derin ve
kapsamlı bir ilahiyat bilgisi almam gerektiğine karar vermiştim. Bu
düşüncelerle İlahiyat Fakültesine başladım. Aslında belirli bir dini, bilinçli
olarak tercih etmek durumunda değildim. Çünkü Ortodoksluğu kendisiyle mukayese
edebileceğim başka bir dinin varlığı söz konusu değildi. Öncelikle Tanrı’yı
reddeden yanlış bir anlayışa karşı önceden belirlenmiş kesin bir karar almış
olmam önemliydi. O sırada mevcut bulunan tek dini müesseseye böylece adım atmış
oluyordum.
Hıristiyanlık’ın
temel esaslarını öğrendikten sonra 1983’te rahip oldum. Bulunduğum mevki Tanrı
tanımazlık karşısında manevi ve entelektüel mücadeleyi temsil ediyordu. Bu
nedenle de kendimi Tanrı’nın bir savaşçısı olarak görüyordum. Fakat ne yazık ki
resmen göreve başladığımda ruhsal ve entelektüel görevlerimi yapmak yerine
çoğunlukla bâtıl inançları olan insanların istedikleri bir takım ritüelleri
yürütmek zorunluluğu ile karşı karşıya kaldım. Bu gibi ritüellerin aslında
putpereslik döneminde yapılanlardan anlamca pek farklı olmadıklarını bildiğim
halde, bunlardan kaçamadım ve Hıristiyan dini uygulamalarının bir parçası
hâline geldim. Bu hâlim ister istemez şahsî inancımla kamusal görevim arasında
bir zıtlık meydana getirmişti.
1983
– 1985 yılları arasında Orta Asya’da çalıştım. Duşanbe şehrindeki görevim
sırasında amirlerimce emre itaatsizlik sebebiyle bölgeden uzaklaştırıldım.
Burada ilk kez Müslümanlarla karşılaşmıştım ve İslâm kelimesine bir şekilde
ilgi duyar olmuştum. Başımdan geçen ilginç bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum.
Bir keresinde iyi giyimli bir Tacik ihtiyar, kiliseme geldi. İnsanlar onun
aslında gizli bir şeyh (ermiş ) olduğuna inanıyorlardı. Kısa bir konuşmadan
sonra birdenbire “Sen Müslüman gözlere sahipsin Müslüman olmak senin kaderin!”
deyiverdi. Bunlar ne kadar şaşırtıcı ifadelerdi. Bir Ortodoks kilisesinde, bir
Ortodoks rahibine söylenen bu sözlere karşı gelmem veya direnç göstermem
beklenirdi. Ama hiçbir tepkide bulunmadım. Yaşlı zâtın sözleri âdeta yüreğime
işlemişti.
1988
– 1990 yıllarında ateizmle mücadele artık geçmişin bir meselesi hâline
gelmişti. Ortodoks Kilisesi ise daha çok yeni ek binaların yapımı, eğitim
alanında daha kâr getiren kural ve düzenlemelerin yapılması gibi işlere öncelik
tanır olmuştu. Artık kendimi Tanrı’nın bir savaşçısıymışım gibi hissetmiyordum.
Aksine kendisinden sadece sihirli, büyülü törenleri düzenlemesi beklenen bir
çeşit resmi sihirbaz veya büyücü konumunda gibiydim. Beni son derece rahatsız
eden bu durum nedeniyle 1991’de kilise personelinden ayrıldım.
Kilise
törenlerinin gerçek inançla ne şekilde örtüştüğünün teolojik bir açıklamasını
bulurum düşüncesiyle kilise tarihi, kilise hizmetleri tarihi ve teoloji tarihi
gibi ilk dönem Hıristiyan kaynakları üzerinde çalışmaya karar verdim. Bu
konularda yaptığım kapsamlı çalışmalar, beni, içerisinde çok miktarda eski
putperest ibadet anlayışından alıntılar bulunan Roma Bizans kilise hizmetlerine
şüphe ile bakma noktasına getirdi. Bunu anladıktan sonra 1995 yılında tamamen
kilise görevinden ayrıldım.
Hz.
İsa’ya atfedilen ulûhiyet, tek ve bir Tanrı inancını anlamayı ne kadar
zorlaştırıyordu. Oysa bu son derece basit ve net bir prensipti. O zamanlar
İslâm gerçeğini tam olarak bilmiyordum. Çünkü elimde bulunan Krachkovski’nin
Rusça Kur’an meali yanlışlarla doluydu. Daha sonra Kur’an hakkında genel bir
bilgi ve İslâm’ın Hz. İsa yorumu ile zenginleştirilmiş olan Porokhovaya’nın
açıklamalı mealini okuduğumda İslâm’a dair bütün şüphe ve tereddütlerim sona
erdi. Esirgeyen ve Bağışlayan Allah bu yolda ilerlemem için bana güç verdi ve
sonunda eşimle birlikte Tek bir Allah’a inandığımızı kamuoyuna açıkladık. Zaten
son nebi Hz. Muhammed (SAV) tüm insanların İslâm üzere doğduklarını bildirmiyor
mu? Bizler de yetiştirilme tarzımız nedeniyle fıtratımızdan bir süre uzak
yaşamıştık. Ama sonuçta Allah’ın yardımıyla doğru yola eriştirilmiştik.
İlker Çınar... Protestan, Evanjelik bir ruhani lider iken Müslüman oldu. Şimdi
ülkemizdeki misyonerlik faaliyetlerini deşifre ediyor. Hıristiyan camiası ve
misyonerlerin ateş püskürdüğü Çınar, ölüm tehditleri alıyor. Misyonerliğin
içinden gelen eski papaz Gerçek Hayat’a şoke edici açıklamalarda bulundu.....
Sinan Yorulmaz... Uluslararası Tarsus Protestan Kilesesi’nin Evanjelik
Başpapazı iken Müslüman olan İlker Çınar’ın yardımcısıydı... Çınar’la birlikte
Yorulmaz da Müslüman oldu. Ve İlker Çınar gibi SİNAN YORULMAZ da Gerçek Hayat’a
konuştu...
(Afganistan’daki Taliban, İngiliz gazeteci Yuanne Didldle’i kaçırmış ve İslâm’ı
öğreneceğine söz vermesi üzerine serbest bırakmıştı. İki taraf da sözünü tuttu.
Bu hanım gazeteci de İslâm’ı öğrendi ve müslüman oldu. Turkuaz’dan Ebru
Ateş’in, Didldle ile yaptığı röportajı sunuyoruz:
–Taliban tarafından
kaçırıldıktan sonra müslümanlığı seçtiniz, bu dönüşün hikâyesini anlatır
mısınız?
–Taliban tarafından kaçırıldığımda büyük haberlere imza atan bir gazeteciydim.
Ancak o zaman utanç verici şekilde kendim gazetelere manşet oldum. Taliban’a
söz verdim: “Eğer beni serbest bırakırsanız Kur’ân’ı okuyacağım. İslâm’ı
araştıracağım.” Onlar sözünü tuttu, beni bıraktı. Ben de tuttum. Söz sözdür
diye düşündüm ve Kur’ân’ı okumaya başladım. Tamamen akademik bir çalışmaydı.
Mânevî bir yolculuğa çıkmak gibi bir niyetim yoktu başlangıçta. –Kur’ân sizi nasıl
etkiledi? –Nefes kesiciydi. Kur’ân sanki bir yaşam kılavuzu.
Okuduğum her şeyden çok etkilendim. Özellikle kadın haklarından. Çünkü bize hep
müslüman kadınların baskı altında olduğu anlatılırdı. Ancak Kur’ân diyor ki;
biz kadınlar mânevî olarak erkeklere eşitiz. Eğitim hakkı konusunda da eşitiz.
Biz kadınlar çocuk doğurma özelliğinden dolayı İslâm’da yüceltiliyoruz.
Cennetin annelerin ayağının altında olduğu söyleniyor. İslâm’ı ilk kabul eden
bir kadındı. İslâm’ın ilk şehidi de bir kadındı. Batı’da süslü magazin
dergilerinde bize sunulan fikir şuydu; uzun boylu ve güzel vücutlu olmazsan
beğenilmez, istenmezsin. Halbuki İslâm dininde kişiliğinle ön plâna çıkıyorsun.
Erkeklerden aşağı değiliz, onlara eşitiz. Meselâ boşanma, meselâ miras hakkı.
Bu haklar Batılı kadına daha 100 yıl önce tanınmaya başlandı. Halbuki bu haklar
Kur’ân’da asırlar önce yazılıydı. Hollywood yıldızları şimdilerde bir ordu
dolusu avukatla evlilik öncesi mal paylaşımı yapıyor. Bu paylaşım, binlerce
yıldır müslüman evlilikleri öncesinde yapılıyor. Bu yeni bir şey değil. Bence
Hollywood avukatları Kur’ân’dan ilham alıyor. –İslâm’ı seçmenize aileniz nasıl tepki verdi?
–Karışık tepkiler aldım. Komşusu müslüman olan kız kardeşim,
müslümanların nasıl insanlar olduğunu gördüğü için, müslüman oluşuma tepki
vermedi. Ancak diğer kız kardeşimin hiç müslüman tanıdığı yok. Bu yüzden
kendimi, Tel Aviv’de patlatacağımı düşündü. Annem Hıristiyanlık’a dönmemi
istedi. Ona, Hristiyanlık’ın aslında İslâm’a çok yakın olduğunu söyledim. Bana
bir Arap dinine mensup olmak istemediğini söyledi. Ben de ona, ‘Hz. İsa’nın
nereden geldiğini sanıyorsun anne, Manchester’dan mı?’ diye sordum. Durdu ve
düşündü. Ve fark etti ki Hıristiyanlık’ın kökleri de Ortadoğu’da... Hikâyemi
dinleyip şehadet getiren çok insan oldu. Annemin de müslüman olmasını çok
isterim. –Peki
Taliban sizi esir almasaydı, yine müslüman olur muydunuz? –Bu
gerçekten garip. Düyada pek çok müslümanla görüştüm; ama beni müslüman olmaya
tetikleyen, Taliban tarafından kaçırılmak oldu. Kur’ân’ı okuyacağıma söz
vermiştim. Başka türlü İslâm’ı incelemezdim. Bu, benim için utanç verici. Çünkü
Ortadoğu’yu takip eden bir gazeteci olarak İslâm’ın sadece bir din değil, bir
hayat tarzı olduğuna dikkat etmeliydim. İslâm’la iç içe olmalıydım. Taliban’a
teşekkür borçluyum; ama Taliban destekçisi değilim. –İslâm’ı kabul ettikten
sonra hacca da gittiniz. Orada ne gibi duygular yaşadınız? –Evet,
çok şanslıydım. Orası harikaydı, inanılmaz güzeldi. İnsanlar orada en çok
neyden etkilendiğimi sordular. Kâbe’yi ilk kez görmek mi, neydi? Düşündüm. Bir
gün namaza geç kalmıştım. Mekke sokaklarında rüzgâr gibi koşuyordum.
Haremüşşerif’in kapılarından birinin önüne geldim. Önümde on binlerce hacı
vardı ve tam bir kaos yaşanıyordu. Hepimiz camiye girmeye çalışıyorduk, geç
kalmıştık. Herkes birbirini itiyordu. Kadın-erkek, uzun-kısa, zayıf-şişman, her
çeşit, her renkte, belki 30-40 farklı milletten insan camiye girmeye
çabalıyorduk. Ve birden namaz başladı. Birkaç saniye içinde bütün herkes
şeritler halinde sıraya dizildi. Ben de sokağın ortasında seccademi yere
sermiş, ayakta bekliyordum. Yanıma baktım, cizgi kusursuzdu. Onun önündeki de,
onun önündeki de. Ve düşündüm, bu ordu kadar hızlı hazır ol pozisyonuna
girebilecek başka bir ordu yoktur dünyada. Kendi kendime, ‘işte benim ailem bu’
dedim. Sadece düşünürken duygulanmıyorum. Gözyaşları boğazıma dizildi ve ‘biz
birlik olduğumuz zaman çok güçlü olabiliriz’ diye düşündüm. Günde beş defa biz
böyleyiz. Günde 24 saat, haftada 7 gün böyle olsak hiç kimse bizim
topraklarımızı işgal etmeye kalkmaz. Din kardeşlerimize işkence yapamazlar,
çocuklarımızı katledemezler. Bize hiç kimsenin gücü yetmezdi ve bize saygı
duyarlardı. Bizleri terörize edemezler, bizlere zulmedemezlerdi. Guantanamo
Üssü’nde insanlarımızı kilitleyemezlerdi. Bizlere saygılı davranırlardı.
Dünyada iki milyar müslüman var. Eğer birlik olsak yenilmez olurduk. İslâm’ı seçtikten sonra
iki kitap yazdınız. Kitaplarınızın konusu neydi?
–İlk kitabımda, Taliban tarafından kaçırılıp serbest bırakılma hikâyemi
anlattım. İkinci kitabım ise bir roman. Adı, Cennet’e Gidiş Bileti. Hikâye 11
Eylül olaylarından başlıyor, Ortadoğu’ya kadar uzanıyor. Konusu ise şehitler.
Amerika’da yayınlandı. İsrail’de ise yasaklandı. Çünkü kitabı Cenin ve Cenin
şehitlerine adadım. Zaten herkesi İsrail mallarını boykota çağırıyorum. –Gazetecilik mesleğini de
devam ettiriyorsunuz, şu anda çalıştığınız bir kurum var mı? –İslâm
kanalının politika editörüyüm. Bu kanalda her sabah ajanda adlı bir program
yapıyorum. Bir tartışma programı. Irak’ta savaşmayı reddeden askerlerden,
İsrail devletini kabul etmeyen hahamlara kadar birçok konuğu ağırlıyoruz. Bu
programla buradaki müslümanları güçlendirmek istiyorum.
“Bir Fransiz
bilimadami, Vincent Montagne’in hidayeti
BEN BIR bilim adamiyim. Ayni zamanda kendimi bir
gezgin olarak da tanimlayabilirim. Uzun yillar farkli Arap ülkelerine
seyahatler yaptim. Ayrica Senegal, Endonezya, Mali, Gana, Fildisi Sahili,
Nijerya ve Moritanya gibi ülkelere de gittim. Su anda Islâm, Islâm medeniyeti,
Müslümanlar ve Arap dili hakkinda yirmi kitabin yani sira, çok sayida makale
kaleme almis birisiyim. Ibn Haldun’un eserlerini Fransizcaya tercüme için alti
yil ugrastim. Bu seyahat ve çalismalar benim 1977 yilinda Moritanya’da Islâm’i
seçmemle sonuçlanmistir.
Bana sorarsaniz, Islâm’i seçmek sadece bir din degil, ayni zamanda bir hayat
tarzi seçimi yapmak demektir. Bu sekilde kisi yeni bir kâinat tasavvurunu kabul
ettigini açiklar ve iman bagiyla birbirlerine bagli büyük bir milletin üyesi
olur. Benim için ise bu tercihi yapmak, ilerlemis yasima ragmen firtinalarin
estigi bir cografyanin ortasinda, fakirlerin ve Filistinlilerin safinda yer
almak demekti. Ancak bu karar, ayni zamanda para ve güç sahiplerinden uzak
durmak ve hakkin ve adaletin yaninda yer almak da demekti.
Çagdas dünya teknolojik gelismeyi hayatin nihaî hedefi olarak kabul eder. Bu
hedefe ulasmak için de her türlü araci kullanmayi mesru görür. Insanlik adina
esef edilecek böyle bir yaklasimi Islâm reddeder; ve daha yüce degerlere
baglanmayi öngörür. Din degistirerek Müslümanligi seçmis olmam, Fransiz milli
kimligini kaybettigim anlamina gelmez. Halen ana vatanim Fransa’dir. Bununla
birlikte Arap dünyasini artik manevî yurdum olarak kabul ediyorum.
Islâm inanci hem iç huzurumu hem de nihaî varolus amacimi temsil etmektedir. Bu
inanç sistemi beni parçalanmis bir düsünce tarzindan kurtardi ve bütün
duygularimin uyumlu bir bütün haline gelmesini sagladi. Islâm’a dönüsümde dinî,
ahlâkî, sosyal faktörler kadar kültürel dürtüler ve ilâhî inayet de etkili oldu
diyebilirim.
Kur’ân’la ilk tanismam Andrea de Riyar’in tercüme ettigi Fransizca Kur’ân’i
okumakla oldu. Bu eser Paris yakinlarinda bulunan askeri bir okulda elime
geçmisti. Ben de 1934–1936 yillari arasinda bu okuldaki ögrencilerden biriydim.
Her hafta Kur’ân’dan bir bölümü fotokopi çektirerek üzerinde çalismalar yaptim.
Eski ve Yeni Ahit’in tahrif edilmesinden sonra insanliga son mesaj peygamber
Efendimiz’in (a.s.m.) elçiligi vasitasiyla gönderilmistir. Bunun en büyük
kaniti, Kur’ân’in bizzat kendisidir. Kur’ân, tek basina en büyük mucizedir.
‘Islâm evi’ne dönüsümde pek çok sosyal ve ahlâkî faktör etkili olmustur.
Bunlarin basinda Islâm’in ‘ilk günah’ prensibini kabul etmemesi gelmektedir.
Anglo Saxon anlayista yer alan ilk günah kompleksine Islâm’da rastlamiyoruz.
Yine, Islâm’a göre her insan hayatin içinde iffetini koruyabilir ve saf
kalabilir. Bunun için uzlete çekilmek veya toplumdan kopmak gerekmez. “Allah
dinde size hiç bir zorluk kilmadi.” (Hacc/78) gibi ayetler Islâm’in fitrata en
uygun din oldugunu açiklamaktadir.
Islâm baska hiçbir yerde bulamadigim bir huzur haline kavusmami sagladi. Bu da
Islâm’in insani beden ve ruhuyla bir bütün olarak ele almasindan kaynaklaniyor.
Islâm hem akla hem kalbe hitap ediyor.
Otuz yildan fazla Kuzey Afrika, Iran, Lübnan, Senegal ve Endonezya gibi farkli
ülkelerde yasadim. Ünlü Arap gezgini Ibni Batuta gibi dünyanin çok degisik
yerlerine seyahatlerde bulundum. Gittigim her yerde ayni hayat tarzi, ayni
inanç ve ayni insanî hassasiyetler ile karsilastim. Islâm toplumunun, cesaret
ve sadeligi ön planda tutan bir anlayisa sahip oldugunu gördüm. Para ve
maddiyatin her zaman hayir getirmeyebilecegi kanaatine vardim. Dinin haram
kildigi seylerden uzaklasmak da benim için çok zor olmadi. Günde bes vakit
namaz kilmanin inançta sebatkâr olmayi temsil ettigini düsünüyorum.
Bunlarin disinda ikna olmami saglayan kültürel faktörleri de söyle ifade
edebilirim: Bugün Avrupalilar, Araplara ve tüm dünyaya yaptiklari katkilari
övünerek anlatirlar. Bununla birlikte kendilerinin Müslümanlara hiç de
azimsanmayacak derecede borçlu olduklarini unuturlar. Halbuki, Arap bilim
adamlarinin çalismalari sayesinde Yunan mirasi korunabilmistir ve unutulmaktan
kurtulmustur. Bugün Aristo, Sokrat, Platon ve diger eski Yunan filozoflarinin
eserlerini okuyabiliyorsak, bunun için Araplara sükran duymaliyiz. Bir zamanlar
dünyadaki en büyük ilim baskentleri Bagdat, Kahire, Tulaytula ve Palermo gibi
Islâm sehirleriydi.
Islâm’a gelisimde etkili olan bir diger husus ise, kendime saf belirleme
düsüncem oldu. Ben Islâm’a geçmis olmakla, mücadele halinde oldugum yeni
sömürgeci anlayis olan siyonizmden farkli bir safa geçtigimi ilân etmis
oluyorum. Artik Senegal’den Endonezya’ya uzanan büyük bir dünyanin parçasiyim.
Bu cografyada gerçek duygular var. Bu dünyaya zenginlik için degil, mazlumlarin
yaninda yer almam gerektigine inandigim için adim attim. Yine çagimizda
kölelerin yerini alan göçmen isçilerle beraber olmak adina buradayim. Nitekim
sadece ülkem Fransa’da nüfuslari iki milyonu bulan bu insanlarin ilgiye
ihtiyaci var ve sorunlari çözüm bekliyor.
Bütün bu saydigim faktörler ve tabiî ki Allah’in inayetiyle Islâm’in hak din
olduguna iman ettim ve Temmuz 1977’de sehadet ederek Müslüman oldum. Bundan
sonra El Mansur el Safi adini aldim. El Mansur, ailemin bana verdigi Vincent
isminin Arapça dilindeki karsiligi. "Yardim edilen" manasindaki bu
ismi çok seviyorum ve Allah’tan baska yardim edecek kimsenin olmadigina
inaniyorum. Elhamdülillahi Rabbil alemin
JOSH HASAN
“EĞER MÜSLÜMAN OLMASAYDIM...”
HER ŞEY on yaşlarında iken başlamıştı. O
yıllarda ailemle birlikte yoğun Yahudi nüfus barındıran Brooklyn kasabasında
yaşıyordum. Anne babam İbranice öğrenmem ve Yahudilik hakkında bilgilenmem için
Muhafazakâr Sinagog’a kayıt olmamı uygun gördüler. Fakat her ikisini de pek iyi
öğrendiğim söylenemez.Bu arada gizli gizli Hristiyanlığa göz atmaktaydım. Çünkü
çevremde Hz. İsa’ya inanan ve yolunu takip ettiklerini söyleyen arkadaşlarım
vardı. Fakat insanların, ellerinden bir şey düşürdüklerinde veya sendeleyip
düşme tehlikesi ile karşı karşıya kaldıklarında, bu büyük insanın adını
hürmetsizce andıklarını görüyor ve niçin böyle davrandıklarını anlayamıyordum.
Hz. İsa’yı daha edebli bir şekilde anmak gerekmiyor muydu? Dahası O Tanrı’nın
oğlu olabilir miydi? Aynı yıl Yahudilik ve İsrail üzerine okumalarım devam
ederken yeni bir dine daha rastladım: İslâm!
Müslümanlar hakkında edindiğim ilk bilgi onların
Kur’an’a inanan ve Hacca giden insanlar olduğuydu. İlginçti, fakat İsrail’e
olan bağlılığım ve duyduğum sempati, İslâm hakkında daha fazla bilgilenmek için
yapmam gereken okumalarımı engelledi. Medyanın etkisiyle, Müslümanların Yahudileri
bir dinamit gibi havaya uçuran teröristler olduğunu düşünüyordum. Yahudiler
iyiydi, Araplar kötüydü. Arkadaşlarım böyle söylüyorlardı, öğretmenlerim bunu
imâ ediyorlardı. Bu nedenle İslâm’la ilgili okumalarıma son verdim.1995’e
geldiğimizde ailem sinagog değişikliği yapmaya karar verdi. Muhafazakâr yapıdan
“Reformcu Yahudiler” olarak adlandırılan yeni bir gruba geçiş yaptık. Son
derece liberal olmuştuk.
Ancak yeni haham benim için, bir manevî liderin
sahip olması gerektiğini düşündüğüm özelliklerden çok uzak bir görünüm arz
ediyordu. Bir akşam cemaat hâlinde otururken, hemen yakınlarda bulunan Boston
Kolej’in bahçesinde gezen kız öğrencileri bizce hoş olmayan bir nazarla
süzmekten duyduğu memnuniyeti ifade ederek birkaç kişinin gülmesine sebep olmuştu.Doğru
düzgün bir dine bağlanmam gerektiğini düşünüyordum. Ama bu Ortodoks Yahudiliği
olmayacaktı.Hristiyanlığın güçlü olduğunu düşündüğüm manevî boyutundan
etkilenmiştim. Bilgilenmek için Katoliklerin büyük ayinlerine gidip papazlarla
konuştum. Hz. İsa’nın ilâh olduğuna inanma konusunda kendimi çok zorladığım
anlar oldu. Fakat ‘oğul’a dua etmek fikri bana çok anlamsız geliyordu.
Uğraştığım halde bir sonuç alamayacağımı biliyordum. Buna rağmen kilise
derslerine devam ettim ve öğrendiğim duaları okumaya çalıştım. Vaftiz
edilmediğim için Katolik sayılmıyordum. Vaftiz için dokuz aylık dersleri
tamamlamam gerekiyordu. Fakat, Katolik olmadan ölürsem ne olacaktı? Bu tür
sorular gündeme gelince Hristiyanlık öğretisinin ne gibi eksiklikler taşıdığını
araştırmaya karar verdim. Ama bir süre sonra dersleri tamamen bıraktım.
Şubat 1999’da Hristiyan olmadığım halde bu dini
terk ettim. Artık “kurtulanlardan” sayılmıyordum ama bu umurumda bile değildi.
Ailem Katolik Kilisesinden ayrılmama gerçekten memnun olmuşlardı. Ancak ben
hâlâ tek Tanrı inancımı muhafaza ediyordum. Kiliseden ayrılışım ve gerçek dini
arayış sürecine girmem sanki bir anda oluvermişti.İslâm’la ilgili araştırma
yapmak istediğimi söylediğimde babam beni bir kütüphaneye götürdü ve maalesef
Britannica Ansiklopedisinden Hz. Muhammed (a.s.m.) hakkında yazılanları okumamı
tavsiye etti. Okuduğum makalede İslâm Peygamberi’nin pek çok Yahudiyi
katlettiği iddia ediliyordu. Bunu öğrendiğimde hem çok üzüldüm, hem de büyük
bir şaşkınlık yaşadım. Bir an ne düşüneceğimi ve ne yapacağımı bilemedim.
İslâm’ı reddetmeyi düşündüm ancak yine tek Tanrı’ya inanmaya devam edecektim.
Öyleyse ne yapmalıydım? Yahudiliğin tahrif edildiğini biliyordum.
Hristiyanlığın tahrif edildiğini de biliyordum. Ve şimdi bir şeyi daha iyi biliyordum
ki, Britannica Ansiklopedisi doğruyu anlatmıyordu. Bu durumda İslâm’ı doğru
kaynaklardan öğrenmem gerektiğine karar verdim.Müslümanlarla tanışabilmek için
yerel bir cami aramaya başladım. İnternetten araştırma yapmak daha kolay olur
düşüncesiyle Boston’da mevcut camilere bu şekilde ulaşmaya çalıştım. Nihayet
ilgili web sitesi açıldığında ekranın hemen üst kısmında “Selamün Aleyküm”
yazısı ile karşılaştım. Hemen adresi aldım. Boston’da bir cami bulmak ne büyük
şanstı.Şubat ayı sonlarında Prospect Caddesi’ndeki camiye gittim. Hayatımda ilk
kez dindar Müslümanlarla tanışacaktım ve beni nasıl karşılayacaklarına dair hiç
bir fikrim yoktu. Acaba onların karşısında Yahudi kimliğimi saklamalı mıyım
diye bile düşündüm. Sonra derin bir nefes alarak içeri girdim. Gördüğüm ilk
kişiye “Af edersiniz, buraya İslâm hakkında bilgi edinmek için geldim”diyerek
orada bulunma nedenimi açıkladım. Tanımadığım bu insanın sözlerime nasıl bir
tepki vereceğini merakla bekledim. Ya bir eğitim sürecine davet edilirim ya da
geri gönderilirim diye düşünüyordum. Gerçekten de talebime red cevabı alıp geri
dönmek zorunda kalır mıydım? Bu düşüncelerle ayakkabılarımı elime alıp gitme
hazırlığı yaparken, konuştuğum kişi “İngilizce bilmiyorum” diyerek ana odaya
geçti. Ben de onu takip ederek içeri girdim. Beni öylesine gezip dolaşmam için
yalnız bırakıp bırakmadığını tam olarak anlamamıştım. İçeride secde hâlinde
ibadet eden insanları gördüm. Bir ara ne yapacağımı bilemedim.Daha sonra beni
yalnız bırakan adamın büyük bir kalabalıkla içeri girdiğini fark ettim.
Bulunduğum yerde oturdum kaldım. Bir tarafta ben, diğer tarafta elli kadar
inançlı insan yer alıyordu. Hepsi birden aynı anda benimle heyecanla konuşmaya
başladılar. Oldukça karışık ve bunaltıcı bir andı. Fakat kendimi çok iyi
hissediyordum. Müslümanların İslâm’a ne kadar önem verdikleri böylece
anlaşılıyordu. Elime tutuşturdukları Resimli İslâm Rehberi adlı broşüre bir göz
attığımda öncelikle Kelime-i şehadet ile karşılaştım: “Eşhedü en la ilâhe
illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve rasulühü!” Öylesine
heyecanlanmıştım ki, sanki o an bu sözü söylemeye hazır biri gibiydim. Katolik
olabilmem için dokuz aylık bir eğitim sürecini tamamlamam gerekiyordu. Yahudi
olmak içinse muhtemelen daha uzun bir zamana ihtiyacım vardı. Oysa İslâm’ı benimsemek
birkaç dakikalık bir meseleydi. Dostça davranan ama temkini elden bırakmayan
bir kardeş: “Emin misin? Bunu hemen yapmak zorunda değilsin” diyerek uyarıda
bulundu.Şaşırmıştım. Söyleyeceğim söz üzerinde düşünmek zorunda kalacak kadar
büyük bir anlam mı taşıyordu? Hemen şu anda Müslüman olduğumu ifade etmekle çok
mu acele davranmış olacaktım? Yapılan uyarıyı dikkate alarak böylesine önemli
bir karar öncesi kendime biraz zaman tanımanın daha uygun olacağı sonucuna
vardım. O gün Müslüman olmasam da harika bir cumartesi geçirmiştim.Bundan
sonraki bir yıllık dönemde çeşitli vesilelerle dünyanın farklı yerlerinden pek
çok Müslümanla tanışma ve görüşme fırsatım oldu. Tüm farklılıklarına rağmen
bunca kişinin birleştikleri tek bir ortak amaç söz konusuydu: Tek bir Allah’a
en güzel şekilde kulluk etmek.
İslâm’ı kabul etmeden önce bilinçlenmek için daha
ciddi ve kapsamlı çalışmalar yapmaya karar verdim. Okuduklarımı daha iyi
anlamak ve İslâm terminolojisine âşina olmak düşüncesiyle Arapça öğrenmeye
niyet ettim. Bu arada başıma beklenmedik bir trafik kazası geldi. Ama kazayı
hiç yara almadan atlattım.2000 yılının mayıs ayında uzun süredir görmediğim bir
Müslüman arkadaşımla trende karşılaştım. Kendisiyle kısa bir sohbetimiz oldu.
Bana henüz Müslüman olup olmadığımı sordu. Hayır cevabını verdiğimde ise
şaşırtıcı bir şey söyledi:“Ölümün nerede nasıl geleceği belli değil. Müslüman
olduğunu açıklamadan önce beklenmedik bir şekilde yolda yürürken bir trafik
kazası geçirsen gayri müslim olarak hayatını sonlandırmış olacaksın. Bu da
ebedî hayatının mahvolması demek olacak.” Bu sözleriyle sanki bir süre önce
yaşadığım kazadan ders almayan beni uyarıyor gibiydi. İslâm’ı din olarak
seçtiğimi açıklamak için daha fazla beklemenin anlamı yoktu. Aynı gün öğleden
sonra mescide gidip namaz kılan cemaati izledim. İnsanların saflar hâlinde
secdeye varma halleri ne kadar etkileyici bir sahneydi. Bu hal gerçekten de
önemli bir kulluk göstergesiydi. Ben de bundan daha fazla uzak kalamazdım.
Namaz biter bitmez kardeşlerime o gün Müslüman olmak istediğimi söyledim ve
onların şahitliğinde kelime-i şehadet getirerek hak dine dönüş yaptım. Artık
hayatımda yeni bir dönem başlıyordu.
Muhammed John
Webster (İngiliz)
Ben Londrada,
tam bir protestan terbiyesi alarak yetişdim. 1930 senesinde, dahâ genç bir
talebe iken, her genç gibi ba’zı hâdiselerle karşılaşıyor, bunları anlamağa
çalışıyordum. Bunlardan birisi, din ile dünyâ arasında bir münâsebet aramak,
ya’nî râhat ve huzûr içinde yaşamak için, dinden nasıl fâidelenebileceğimi
düşünmek oldu. O zemân, ilk def’a olarak, farkına vardım ki, mensûb olduğum
hıristiyan dîni, bu husûsda çok za’îf ve çok âciz. Zîrâ hıristiyanlık, dünyâyı
yalnız fenâlıklarla dolu bir işkence yeri, insanları günâhkâr doğan mahlûklar
olarak kabûl ediyor. Onlara hayâtda râhat bir yol göstermek şöyle dursun, her
yapdıkları işin günâh olduğunu, bu günâhdan kurtulmak için, hiç bir çâre
bulunmadığını, insanlar için ancak râhiblerin Allahü teâlâya düâ edebileceğini
söylüyordu. Hıristiyanlık, insanları temâmen başı boş bırakmış ve yalnız pazar
günleri, insanı hiç bir sûretde tatmîn etmiyen bir (kilise havası) içinde
ibâdete teşvîk etmişdir. O senelerde, İngilterede büyük bir ekonomik buhran ve
fakîrlik vardı. İnsanlar hayâtlarından ve hükûmetden hiç memnûn değildi.
Hıristiyanlık, onlara bu ızdırâb dolu günlerde hiç yardım etmiyor, insanlar
ondan bir tehammül kudreti bulamıyorlardı. Bu keyfiyyet, benim üzerimde çok
fenâ bir te’sîr yapmışdı. Aklımdan çok, hislerime kapılarak, dînin ma’nâsız bir
şey olduğuna karâr verdim. Hıristiyanlığı red ederek, kendimi, birçok gençler
gibi, dinsizliğe ve komünizme verdim.Komünistlik, uzakdan işitilince gençlere
bir haz veriyordu. Çünki, ekonomik sıkıntılar içinde bunalan ve yaşama kudreti
bulamayan genç nesl, servet ve rütbe farkını ortadan kaldırdığını iddi’â eden
komünizmi bir kurtarıcı olarak görüyordu. Fekat, kısa bir zemân sonra, farkına
vardım ki, komünizmin iddi’âları, yalnız bir propagandadan ve boş lafdan
ibâretdir. Onlarda da, hem rütbe, hem servet farkı aynen vardı. Her şey, her
memleketde aynı idi. Bunun üzerine komünistlikden vaz geçerek, kendimi
felsefeye verdim. Böylece kendimi, bir (panteist) olarak, (Vahdet-i vücûd)
i’tikâdında olarak, yetişdirmeğe başladım.
Garb memleketlerinde, islâmiyyet ile temâs etmek çok
müşkildir. Çünki, orada islâmiyyete karşı, tâ Haçlı seferlerinden kalma bir
düşmanlık vardır. Avrupalılar hiç tanımadıkları islâmiyyeti, nefret ile red
ederler. Çocuklarını müslimân düşmanı olarak yetişdirirler. Müslimânlıkdan bahs
etmek çok ayıp sayılır. Birisi bu bahsi açdı mı, herkesin suratı asılır ve
herkes susar. Bu aralarda, beni bir vazîfe ile Avustralyaya göndermişlerdi.
Bana verilen, (müslimânlıkdan nefret) terbiyesine rağmen, birgün, nasılsa merak
ederek, bir Kur’ân tercemesini elime aldım. Fekat, dahâ kitâbı terceme edenin
önsözünü okuyunca, kitâbı hemen kapatdım. Çünki, kitâbı terceme eden, dahâ
önsözde Kur’ân-ı kerîm aleyhinde o kadar ağır laflar söylüyor, Kur’ân-ı kerîmi
o kadar tahkîr ediyordu ki, böyle bir kitâbı okumak ma’nâsız olurdu. Sonra
düşündüm. Mâdemki, hıristiyanlar müslimânlardan nefret ediyorlardı. O hâlde,
tercemeyi yapan hıristiyanın, bu te’sîr altında kalarak, bozuk bir terceme
yapması, ba’zı yerleri yanlış anlaması imkânı vardı. Bir kerre meraklanmışdım.
Artık işi ciddiyyet ile ele aldım ve birkaç hafta sonra, Avustralyanın garb
tarafında Perth şehrine gitdiğim zemân, bu şehrin büyük kütübhânesine uğrayarak
müslimânlar tarafından tefsîr edilmiş bir Kur’ân-ı kerîm bulunup bulunmadığını
araşdırdım. Bana böyle bir terceme bulup verdiler. Bunu açıp, içindeki ilk
sûreyi, (Fâtiha-i şerîfe)yi okuyunca, ne kadar müteha*sis olduğumu size
anlatamam. Fâtiha, (Âlemlerin rabbine hamd) ile başlıyordu. (Bize doğru yolu
göster) diye yalvarıyordu. Ne güzeldi! Fâtiha-i şerîfi birçok def’alar okudum.
Burada zikr edilen büyük hâlık, (Rahmân ve Rahîm) ya’nî çok merhametli idi.
Hıristiyanların dediği gibi, insanları günâhkâr olarak yaratmamışdı. Kur’ân-ı
kerîmi okumağa başladım ve okudukça kendimden geçdim. Bütün arzûlarımın,
tesavvurlarımın aynını bu kudsî kitâbda buluyordum. Sâatler geçmiş ve ben
nerede olduğumu, zemânı, her şeyi unutmuşdum. Bana Kur’ân-ı kerîmle berâber,
Muhammed sallallahü teâlâ aleyhi ve sellemin hayâtına dâir ba’zı kitâblar da
bulup getirmişlerdi. Kendimden geçerek bunları okuyordum. Nihâyet kütübhâne
me’mûru yanıma gelerek, (Vakt geldi, artık kütübhâneyi kapatıyoruz)deyince
kendime geldim.Kütübhâneden evime dönerken, (İşte şimdi maksadıma kavuşdum.Ben
artık müslimân oldum)diye tekrâr edip duruyordum. Artık, Allahü teâlânın
inâyeti ile, hidâyete kavuşdum.
Eve dönerken sıcak bir kahve içmek için münâsib bir yer
aradım. Caddeden aşağı doğru inerken aklımda yalnız Kur’ân-ı kerîm, müslimânlık
ve Allahü teâlâ vardı. Nereye gitdiğimin farkında değildim. Birdenbire
ayaklarım kendiliğinden durdu. Başımı kaldırınca, kızmızı tuğladan yapılmış bir
binânın önünde olduğumu gördüm.Bacaklarım kendiliğinden beni buraya kadar
getirmişdi. Binânın üzerindeki levhaya bakdım. Burası Avustralyadaki bir câmi’
idi.Kendi kendime, (Allahü teâlâ sana doğru yolu ihsân etdi ve sana ne yapman
îcâb etdiğini bildirdi. Sen müslimânlığı tanıdın. Allahü teâlâ seni câmi’in
kapısı önüne kadar getirdi. Hemen içeri gir ve bu dîni kabûl et) dedim. İçeri
girdim ve müslimân oldum.O zemâna kadar bir tek müslimân tanımamışdım.
İslâmiyyeti kendi kendime buldum ve kabûl etdim. Kimse bana bu husûsda
rehberlik etmedi. Benim rehberim yalnız akl-ı selîmim oldu.
Müslüman olan Amerikalı rahip Yusuf Estes anlattığı hidayet
hikâyesinde ABD'de özellikle Katolik rahip ve vaizlerin İslâmiyet'e büyük ilgi
duyduğunu ve hatta birçok rahibin İslâm üzerine doktora yapmakta olduğunu ifade
ediyor.
Estes'e göre önyargısız rahiplerin İslâm hakkında genel kanaati olumlu yönde.
Şok edici bir haber - Meğer Müslümanlar, zaten İncil’e inanıyorlarmış... O gün,
1991’in baharında, Müslümanların İncil’e inandığını öğrenmiştim. Şok oldum. Bu
nasıl olabilirdi? Fakat bununla da kalmıyordu: Onlar İsa’ya da inanıyordu..
Müslümanlara göre de: l Allah’ın sadık bir elçisi; l Allah’ın peygamberi; l
Babasız bir şekilde mucizevî olarak doğdu; l O Mesih’ti; l O şimdi Allah’la
beraber ve çok önemli bir yeri var; l Kıyamet yaklaştığında geri dönecek ve
inananların yanında imansızlara karşı duracak... Ruhumu İsa’ya adadığım günden
sonra, bir Müslümanı Hıristiyan yapmak, benim için olağanüstü bir gelişim
olacaktı.
BİR BARDAK ÇAY EŞLİĞİNDE İNANÇ TARTIŞMASI
Adama çay içmeyi sevip sevmediğini sordum, sevdiğini söyledi. Oradan kalkıp,
hep beraber, benim favori sohbet konum hakkında konuşmak üzere bir kafeteryaya
gittik. Konu tabiî ki inançlardı. Saatlerce sohbet ettiğimiz kafeteryada şunun
farkına vardım: Bu adam sessiz, sakin, hoş ve biraz da utangaç bir insandı.
Benim söylediğim şeylerin her kelimesini dinledi ve bir kere olsun sözümü
kesmeye yeltenmedi bile. Bu adamı sevmiştim ve iyi bir Hıristiyan olma
potansiyeli sezmiştim. Ve bu işin olacağına, kesin gözüyle bakmaya başlamıştım.
Halbuki, başıma gelecekler hususunda, ufacık bir bilgim dahi yoktu.
MUHAMMED EVİMİZE TAŞINIYOR
Herşeyden evvel, babama, bu adamla iş yapmaya, mutlaka, devam etmesi
gerektiğini söyledim. Ve Texas’a yaptıkları iş seyahatlerinde, bu adama bazen
eşlik etmek istediğimi de söyledim. Gün be gün, beraber bolca vakit geçirmeye
ve bir çok konuda konuşmaya başladık. Sohbet aralarında radyolarda ve
seminerlerde verdiğim vaazlardan, konuşmalardan örnekler sunuyordum. Bu zavallı
adamı “kurtarmaya” iyice niyetliydim. Allah hakkında konuştuk, hayatın anlamı,
yaratılışın gayesi, peygamberler ve görevleri, Allah’ın buyruklarını insanlara
nasıl vahyettiği konularından bahsediyorduk. Ayrıca bir çok şahsî
deneyimlerimizi ve hatıralarımızı da paylaşıyorduk. Bir gün, artık arkadaşım
olan Muhammed’in, şimdiye kadar kaldığı evden taşınmak zorunda kaldığını ve
geçici bir süre için camide ikamet edeceğini duydum. Babama gittim ve Muhammed’i
şehirdeki büyük evimizde ağırlamak istediğimi söyledim. Ne de olsa güvenilir
bir insandı ve gönül rahatlığı ile evimizde onu misafir edebilirdik.
Israrlarımız netice verdi ve Muhammed evimize taşındı.
VAAZLARA DEVAM
Tabiî ki, ben hâlâ Texas civarındaki kiliseleri ve oradaki pederleri ziyarete
zaman buluyordum. Bunlar Texas’ın Oklahoma bölgesinde ve Mexico bölgesinde
yaşıyordu. Bunlardan biri, arabadan daha büyük olan bir haçı, tıpkı İsa’nın
çarmıha gerilmeye götürülürken yaptığı gibi, omuzunun üstüne almış ve cadde ve
sokaklarda bu şekilde dolaşıyordu. Bunu yapmayı seviyordu, zira yoldan geçen
arabalar duruyor ve bu adama ne yaptığını soruyordu. O da onlara Hıristiyanlık
ile ilgili nasihatler veriyor, vaaz ediyordu.
PEDERİN KALP KRİZİ
Bir gün, haçı omuzunda taşıyan peder arkadaşım kalp krizi geçirdi. Yakınlardaki
bir hastaneye sevkedildi. Sık sık kendisini hastanede ziyaret ediyordum. Çoğu
zaman bu ziyaretlere Muhammed’i de götürüyordum. Orada peder arkadaşımla
birlikte, inancımız hakkında güzel bilgiler paylaşmayı umuyordum. Peder
arkadaşım bu ziyaretlerden pek haz almıyordu. Anlaşılan, İslâm hakkında şeyler
duymak hoşuna gitmemişti. Bir gün, yine böyle bir ziyaret esnasında, peder ile
aynı odayı paylaşan bir hasta tekerlekli sandalye üzerinde odaya girdi. Yanına
gittim ve adını sordum. Adam adının önemli olmadığını ve kendisinin Jüpiter
gezegeninden geldiğini söyleyiverdi. Bir an, “kardiyoloji servisinde miyim,
yoksa ruhsal hastalıklar servisinde miyim” diye içimden geçirdim.
TEKERLEKLİ SANDALYEDEKİ ADAM
Bu adamın kimsesiz bir depresif olduğunu ve birilerine ihtiyaç duyduğunu
hissettim. Bunun üzerine ona Allah’tan bahsetmeye başladım. Eski Ahitten
pasajlar okudum. Ona Nuh’un hikâyesini anlattım. İnsanlarını ve şehrini bir
gemi üzerinde terk etmek zorunda kalışını ve sonra tufanın gelip heryeri yerle
bir edişini anlattım. Daha sonra Ninova’ya dönüşünü hatırlattım. Anlatmak
istediğim, problemlerimizden kaçamayacağımız ve onlarla yüzleşeceğimizdi.
KATOLİK RAHİP
Bu hikâyeyi anlattıktan sonra, adam bana baktı ve özür diledi. Kaba
davranışından dolayı üzgün olduğunu, ancak son günlerde çok büyük sorunlar
yaşadığını söyledi. Daha sonra ise, bana itiraflarda bulunmak istediğini
söyledi. Ben de ona, “Ben Katolik bir rahip değilim. Benimle günah çıkartamazsın”
dedim. Bunun farkında olduğunu söyledi ve şu cevabı verdi: “Aslında ben bir
Katolik rahibim.” Şok olmuştum. Ben, bir papaza, Hıristiyanlığı anlatmaya
çalışıyormuşum meğer. Dünyada neler oluyor böyle.
LATİN AMERİKA’DAKİ RAHİP
Rahip, bana, hikâyesini anlatmaya başladı. 12 yıldan fazla kilise için Orta
Amerika, Mexico ve New York’ta misyonerlik yaptığını anlattı. Hastahaneden
çıktıktan sonra kalacak yeri olmadığını, kimsesi olmadığını söyledi. Bunun
üzerine babama büyük evimizde Muhammed ile birlikte bir misafire daha yerimiz
olup olmadığını sordum. Babam kabul etti. Rahip de razı oldu. Ve evimize
taşındı.
RAHİPLER İSLÂMI ÖĞRENMELİ Mİ? EVET!
Evimize doğru giderken, rahip ile İslâm hakkında yanlış bildiğimiz şeyleri
paylaştım. Benim için sürpriz oldu, ama rahip de bunları bildiğini söyledi. Ve
bu konuda daha çok şeyler söyledi. Rahip, bana, Katolik papazların, İslâm
üzerine eğitim aldıklarını ve bazılarının bu hususta doktora bile yaptıklarını
söyleyince, adeta şok geçirdim. Bu beni oldukça aydınlattı, fakat sürprizler
daha bitmemişti.
İNCİL’İN FARKLI VERSİYONLARI
Rahip evimize taşındıktan sonra, her akşam yemeğinin ardından dinler hakkında
sohbetler etmeye başladık. Birgün babam, İncil’in Kral James versiyonunu
getirmişti, ben ise revize edilmiş standart İncil versiyonunu getirmiştim,
eşimde ise, daha farklı bir İncil versiyonu vardı (Sanırım Jimmy Swaggart’ın
“Modern insana iyi haber”i gibi birşeydi). Rahipte ise, tabiî ki İncil’in
Katolik versiyonu vardı. Bizler hangi İncil’in doğru olduğu konusunda,
Muhammed’i Hıristiyan yapmak için uğraştığımızdan daha fazla vakit
kaybediyorduk.
KUR’ÂN’IN SADECE BİR VERSİYONU VAR VE HÂLÂ AYNEN DURUYOR
Tartışmamız sırasında, bizi dinleyen Muhammed’e dönüp, 1400 yıl içinde
Kur’ân’ın kaç versiyonunun ortaya çıktığını sordum. O bana dünyada sadece bir
adet Kur’ân olduğunu söyledi. Bunun asla değiştirilmediğini ve asla
değiştirilemeyeceğini de ekledi. Bununla birlikte, Muhammed sayesinde,
Kur’ân’ın farklı ırklardan yüzbinlerce insan tarafından, aynı şekilde ezberlendiğini
de öğrendim. Asırlar boyunca Kur’ân milyonlarca insan tarafından ezberlenmiş,
nüshadan nüshaya, âyet âyet, sûre sûre geçirilmiş, eksiksiz ve hatasız bir
şekilde günümüze aktarılmış. Bugün 9 milyonun üzerinde insan, Kur’ân’ın her
âyetini, kelimesi kelimesine ezberlemiş durumdaymış.
BU NASIL OLABİLİR?
Bu, bana imkânsız gibi geldi. Her şey bir yana, İncil’in orijinal dili
günümüzde kullanılmayan ölü bir dil ve orijinal İncil nüshaları da asırlar
içinde kaybolmuştu. Öyleyse, bir kutsal kitabı, asırlar boyu, âyet âyet aynen
muhafaza etmek, nasıl bu kadar kolay olabilmişti
BİR HİDAYETİN HİKAYESİ
Muhammed Selim- Adım Muhammed Selim V/D Langenberg'dir, 35
yasındayım. Eski adım Stefano idi, yeni ismimden hoşlanıyorum. Bana yeni ismim,
yeni bir kimlik verdi.Şu anda annemin yanında Hardinxveld-Giessendam sehrinde
ikamet ediyorum. Ailem henüz ismime alışmış değil.
2)M. Bal- Tahsilinizi nerde
yaptınız?
M. Selim-
Tahsilimi Dordrecht sehrinde Davinci kolejinde yaptım. Havo'yu (liseyi)
bitirdim. Orada Hollandaca, Ingilizce, Fransızca, Almanca, Cografya, Tarih ve
yurtdaşlık bilgileri ve Ekonomi dersleri okudum.
3)M. Bal- Müslümanlığa ilgi
duymanıza sebep olan faktörler nelerdir?
M. Selim-
Çalıştığım işyerindeki müslüman kardeşlerime ilgi duydum. Ben eskiden
Rooms-Katoliktim. Bu dinde oruç bilinen bir şeydir. Her ne kadar müslümanların
orucu gibi değilse de ortak bir yönü var. Oda beni araştırmaya sevk eden bir
faktör oldu. Ben incili en ince noktasına kadar inceleye inceleye okudum ve
araştırdım. Bu benim tam üç yılımı aldı, ve şu sonuca vardım: Incilde kendi
kendini tekzip eden çok ihtilaflı sözler okudum ve onun için müslüman
kardeşlerime onu hiç okumamalarini tavsiye ediyorum. Bir misâl verecek olursak;
Incilde murdar hayvan-ların etinin yenmemesi yazılı. Bunların içinde domuz da
zikrolunuyor. (Leviticus 11:1-46) Fakat Hristiyanlarin buna uymadıklarını ve
Incilden, başka bir ayetle buna cevaz verdiklerini tesbit ettim. (bak-
Handelingen 10) Abdest ve Guslün Incilde mevcud olduğunu ve Hristiyanların bunu
yapmadığını gördüm. (Leviticus 15:1-33) Iddialari ise; Isâ A.S. bizleri
arındırmış dolayısıyla gerekmezmiş diyorlar.
Yine Incilde
erkeklerin bila istisna sünnet olması yazılı. (Genesis 17:1- 24 ve Josua
5:1-12) Fakat Hristiyanlar, Isâ A.S.'in bunları neshettiğini iddia
ediyorlar. Bu iddiaları da
Apostelen kitabı 15. Babta Paulusun Galaten yazdığı mektupta 5:1-12 vardır. O
da doğru olmayan bir şey. Iste bu saplantılar, delaletler beni müslümanlığa
koşturan sebeplerdir.
Öyle bir an
geldi ki, kiliseye karşı kuşkularım daha da çoğaldı. Önce şu soru aklıma geldi,
şayet Hristiyanlık Hak bir din ise; neden bu kadar çok firkalara ayrıldılar ve
neden birbirleriyle kavga halindeler? Bağlı olduğum kilisenin papazı,
insanların mikro organik bir takım hücrelerden, bilâhere maymundan türeyip
tekâmül neticesi bu şekle ulaştığını iddia eden bir teoriyi desteklediğini
görünce, hepten yolumu şaşırmıştım. Yani; Incilde bulunanları papaz inkâr
ediyor ve diyor ki; “Incilde yazılı olanlara yazılı olduğu gibi
inanmayın.”Bende öyle yaptım. Elhamdülillah müslüman oldum ve Hak dini Islâmı
buldum, gerçek emniyete selâmete kavuştum. Önce kütüphaneye giderek Islam
hakkında çesitli kitaplar okudum, sonra Kur'anı inceledim. Ve daha sonra kendim
Kur'an satın aldım, şimdi ise her ay Kur'anı hatim ediyorum. (Tercümesinden) Kur'anı
okurken, işyerimde bazı arkadaşlarım bana yardımcı oluyorlardı. Bir gün boy
abdesti aldım ve camiye telefon ettim, müslüman nasıl olunur dedim. Bana camiye
gel konuşalım dediler, bende kâfir olarak gittiğim “ Süleyman Çelebi Gorinchem
Camiinden”, mü'min olarak döndüm. Kelime-i şahadet getirdim. Elhamdülillah
müslüman oldum. Bu iş bir kaç şahidin huzurunda oldu. Daha sonra bütün müslüman
kardeşlerim beni sevinçle bağırlarına bastılar. Böylece din kardeşliğinin ne
olduğunu orada anladım. Müslümanların birbirlerine bağlılığı, sosyal yönü,
kardeşliği birbirleriyle muâşeretleri beni etkiledi ve diyorum ki; müslüman
için hergün bayramdır.
4)M. Bal- Senin yakınların müslüman
oluşunu nasıl karşılıyorlar?
M. Selim-
Yakınlarımın davranışları farklı oldu. Bir kısmı normal karşıladı, bir kısmı da
zorluk çıkarttı.Bu ise bilmediklerinden ve Islama karşı ön yargılı
olduklarından kaynaklanıyor. Islamın zenginliklerinden, güzelliklerinden
haber-sizdirler. Akrabalarımın içinde her zaman bir zorluk hissettim, Bu da
dışarının etkisiyle oldu. Hele hele kilisesine gittiğim papaz çok etkili oldu.
Çok zorlandım fakat Allah'ın yardımı ve yeni kardeşlerimin desteğiyle
sabretmesini bildim.
Bir çok
insana Islamin Cihan şumul bir din olduğunu, sadece başka milletlere (Türklere
ve Arablara) ait olmadığını anlattım ve anlatmaya çalışıyorum. Şunu da
anlatıyorum: Allah katında gerçek Din, mükemmel Din, Islamdır ve Islamdan başka
dinler Muteber değildir. Ali Imran: 19-83-85. Maide: 3.
5)M. Bal- Müslüman olduktan sonra
hayatında ne gibi değişiklikler oldu?
M. Selim-
Allaha hamd olsun mutluluğu yakaladım, şu anda etrafımda cereyan eden olaylara
ibretle bakmaktayım, ve yakînen inanıyorum ki; Allah birdir, mevcuttur ve her
mahlukun rızkını o veriyor.Hayatım düzene girdi. Günde beş vakit namazımı
kılıyorum ve Kur'anın meâlini devamlı olarak okuyorum. Ayrıca beden temizliğine
itina ediyorum. Gerçi ben eskidende temizlige riâyet ediyordum ama şimdi ise,
benim için daha da önemli oldu, çünki biliyorum ki bu cesedimiz bize Allah'ın
emanetidir. Her abdest alışta bunu hatırlıyorum. Sünnet olmakta benim için
temizliğin alametidir, bunu ileride sirası gelince anlatırım. Domuz eti
yemiyorum, gerçi eskidende yemiyordum, ancak satın aldığım yiyeceklere simdi
çok daha dikkat ediyorum. Önce muhteviyatını okuyorum, sonra satın alıyorum.
Müslüman
olduktan sonra gusün alma seklini öğrendim. Önceleri Incilde böyle bir şey
okudum, fakat kilise bunu terketti. Onların iddialari da Hz. Isâ A.S. onları
arındırdığı içindir. (Bak Incil Leviticus 15:1-33) ve müslüman olduktan
sonra, islamın sadece bir inanç değil, aynı zamanda bir hayat tarzı olduğunu
öğrendim.
En büyük
değişiklik ise, bir çok din kardeşim oldu ve kendime güvenim arttı.
6)M. Bal- Islamı genel olarak nasıl
görüyorsun?
M.
Selim- Islâm, mükemmel, saf bir dindir ki; onu bize Allah bahşetti çünkü; o
Rahman ve Rahimdir.Islam aynı zamanda yardımlaşmayı, barışı, hoşgörürüyü,
günahlardan uzak durmayı emreder. Ayrımcılığı men eder. Diğer dinlere de
müsamaha ile bakar.
7)M. Bal- Müslümanlık Türklere ve
Arablara has bir dindir diyenlerin görüşüne karşı görüşün nedir?
M. Selim-
Ben bu görüşe katılmıyorum ve bu görüşe kesinlikle karşıyım. Allah-u teâlâ
Kur'ânı Kerim de buyurdugu gibi: “Allah katında tek din Islâmdir.”
8) M. Bal- Islamı nasıl yaşıyorsun,
günde beş vakit namaz, oruç ve iş, bu işi nasıl yürütüyorsun?
M. Selim-
Müslüman olarak elimden geldiği kadar herkesle iyi geçinmeye çalışıyorum.
Ihlaslı olmaya, günahlara düşmemeye ve günahlara yaklaştıran her şeyden uzak
durmaya çalışıyorum. Allahın yarattığı mahlukatına sevgiyle ve ibretle bakmaya
çalışıyorum. Ibadet benim için hayatımın önemli bir parçası oldu. Baslanğıçta
beş vakit namazı vaktinde kılmaya zorlanıyordum. Şimdi ise, hayatımın bir
parçası haline geldiler. Oruç ise; benim için Allaha karşı bir hamd şeklidir.
Müslüman böylece şükrünü Allah’a takdim eder.
Oruç tutmak
benim için zor olmadı. Eski bir Hollanda atasözü şöyle der: “Bir şey için
rağbet varsa; onun çaresi bulunur.” Bana göre her kim halis bir niyetle bir
amele (ise) baslarsa, Allahu teâlâ o işi ona kolaylaştırır. Bana farz olan
ibadetleri tesekkür niyetiyle Allah için yerine getirirken, işim bana engel
teşkil etmiyor. Ramazanda çalışmak, oruçlu olan için çok güzel bir meşgaledir.
Insan akşam nasıl olduğunu anlamıyor. Çalışırken namaz kılmama hiçbir engel
çıkmadı. Hatta çalışırken namaz vakti geldiğinde iş arkadaşlarım çoğu zaman beni
uyarıyorlar, namaz vaktin geldi diyorlar.Namaz kılmak aynı zamanda kanûnî bir
hakkımızdır.
9) M. Bal- Kur'ân-ı Kerim hakkındaki
görüşlerinizi alabilirmiyiz?
M. Selim-
Hz. Kur'ân Allah c.c. tarafından peygamber efendimiz S.A.V.’e vahiy yoluyla
Ramazan ayında indirildi. Kendinden önce indirilenleri tasdik eden, ve
insanlara doğru yolu gösteren ilahi bir kitaptır.Ben her gün bir cûz okuyarak
her ay Allah'ın izniyle hatim ediyorum. Şu ana kadar bir çok kere (mealini)
hatim ettim.
10) M. Bal- Hadis hakkında
görüşlerinizi alabilir-miyim? Bu hususta bir sey okudunuzmu?
M. Selim-
Hadis-i serifler çok güvenilir Raviler vasıtasıyla bize intikal eden peygamber
efendimizden rivayet olunan sözlerdir. Elimde Riyazussalihin tercümesi
bulunmaktadır. Ayrıca kırk hadis ihtivâ eden bir kitapçık elimde var ve
bunlardan okuyorum on kadar hadis ezberledim. Ümit ederim benimle bu reportaji
yapan kadar hadis öğrenirim inşaallah.
11) M. Bal- Yeni tanıştığın
dindaşlarını genel olarak nasıl görüyorsun?
M. Selim-
Daha önce de belirtmeye çalıştığım gibi benim dindaşlarım, (yeni kardeşlerim
demek kulağa daha hoş gelmektedir.)Onları cana yakın, sevgi dolu, yardım sever
ve güzel bir örnek olarak görmekteyim.Hem kendi halklari içinde, hem de diğer
milletler içinde. Biz hakiki bir kardeş gibiyiz, beni samimi ve dostça
aralarına aldılar. Bu benim için çok değerli bir tecrübe (hatıra) oldu. Bunu
asla unutmayacağım.
12) M. Bal- Hollanda'da Islamin
geleceği hakkında ne düşünmektesiniz?
M. Selim-
Bir kaç sene zarfında Hollanda diğer dinleri resmen tanıdığı gibi Islamı
da resmen tanıyacağıni düşünüyorum. Ve bir Hollandalının müslüman oluğu en
normal ve tabii bir olay olacak. Bir gazete haberine göre Islam Hollandanın en
büyük dini olacağını yazıyor. Şu anda sayı bakımından ikinci sıradadır.
13) M. Bal- Müslüman olmadan önce
Islam hakkında nasıl bir görüşe sahiptiniz?
M. Selim-
Ben Islama karşı daima iyimser bir haldeyim, ancak bilgisizlik yüzünden bende
bir çok Hollandalı gibi yanlış imajlara sahiptim, meselâ; güya müslümanlar Isâ
A.S.'a inanmazlarmış, ancak büyük bir hayretle bunun yanlış olduğunu Kur'ânda
okudum ve onun hak peygamber olduğunu, Allah'ın kulu olduğunu, oğlu olmadığını
öğrendim, bu benim için çok önemli keşif oldu. Ben Islamı tanımadığım
zamanlarda onu araştırırken, diğer insanların yaptığı gibi farklılıkları değil,
ortak yönlerimizi araştırdım.
14) M. Bal- Sünnet olmak hakkında
görüşün nedir? Tecrübelerini anlatırmısın?
M. Selim-
Sünnet olmak müslüman için hayatın önemli olaylarından biridir.Sünnet, insanı
kâmil bir müslümana çevirir. Müslümanlik âlâmetlerinden biridir. Benim için
başka bir önemi de eski dinimden bütün alâkamı kestim artık. Eski hayatımın
pisliğinden hiç bir eser kalmadı.Tevrata göre sünnet, Allahla kul arasında
dostluk alameti imiş. (Bak incil Genesis 17:1-24 ve yine incil Josua
5:1-12) Sünnet bir nişandır ki; sana her zaman müslümanlığını hatırlatır, ve
insanı insanlar arasında kâfirlerden ayırt eden bir alamettir. Benim için
Hristiyanlığın bittiği ve Islamî hayatın başladığı mânâsı hasıl oldu, sünnet
olmamla. Sünnet oluşum çok mutlu bir olaydı. Ilk zaman çekingendim fakat kısa
zamanda bu çekingenlik geçti, Gorinchem Beatrix hastahanesine bir kaç
müslüman kardeşimle gittim. Sünnet olduktan sonra beni eve getirdiler. Salı
günü sünnet oldum, çarşamba günü motora atladım camiye koştum, ve o hafta
cumartesi bütün kardeşlerim Gorinchem Süleyman Çelebi camiide bana
merasim yaptılar. Kur'ân okundu, namazlarımızı kıldık ve çay ocağında beni
kutladılar, hediyeler verdiler ve beni tebrik ettiler. O benim için hiç
unutamayacağım bir hatıra oldu. Bu merasim muazzam oldu. Benim din kardeşlerim
beni çepeçevre kuşattılar, bana destek oldular ve hâlâ olmaya devam etmekteler.
15)M. Bal- Islam’ı araştıranlara, ve
yeni müslüman olanlara neler tavsiye edersiniz?
M. Selim-
Önce şunu derim: araştırmayı bırak, çünkü yanlış yoldan hedefe gidilmez. Kendi
araştırmanla islamı bulamazsın, Kur'ânı oku ve teslim ol, müslüman ol. Islam
sadece inanmakla kalmıyor, Islam aynı zamanda güvendir, yakinen Allahın var
olduğunu ve yaratıklarının rızkını o veriyor. Buna kesin şekilde inanmaya
da “ Islam “ denir.
Yeni müslüman
olanlara tavsiyem şudur: Kendini tam bir şekilde Allaha ver, gemilerini yak,
arkana bir daha bakma, imansızlar, kitapsızlar seni yolundan alı koymasın.
Bunlar senin en yakın akrabaların olsa dahi, Allahın gösterdiği istikamete yürü
ve yanlızca ona kulluk et. Sana destek olsun diye Kur'ândan şunları oku: Sure
2:109-120, Sure 9:23, Sure 29:8, Sure 30:60, Sure 31:15
Uçağı kaçırdı, İslam’ı yakaladı
Danilo
Giannoni, bineceği uçağı kaçırınca hayatı değişti. Asıl mesleği takı
tasarımcılığı olan İtalyan Giannoni’nin ebru yapmaya başlamasının ve Türkiye’ye
yerleşmesinin ilginç bir hikâyesi var: Ülkesine dönme planı, uçağa
yetişemeyince suya düştü. İstanbul’a giden Giannoni, ilk görüşte vurulduğu ebru
için yaşantısını değiştirdi. Önce ülkesine dönerek çalıştığı şirketlerden ayrıldı,
sonra evini İstanbul’a taşıdı. ‘Sır Kapısı’ hikayelerini çağrıştıran bir
tanışmanın ardından Müslüman oldu.
İSLAMİYET’E
GİDEN YOL ‘EBRU’DAN GEÇER
Şer zannettiğimiz
şeyler bazen hayır çıkar. Bunu yaşamadan bilemeyiz. Danilo Giannoni, böyle bir
tersliğin ardında saklı güzellikleri elbette bilemezdi. İtalyan vatandaşı olan
Giannoni, bir ebru sanatçısı. Asıl mesleği takı tasarımcılığı olan Giannoni’nin
ebru yapmaya başlamasının ve Türkiye’ye yerleşmesinin ilginç bir hikayesi var:
Bulgari, Damiani ve Leo Pizzo gibi ünlü firmalarda mücevher tasarımcısı olarak
çalışırken, 2002 Eylül’ünde tatil için geldiği Antalya’dan ülkesine dönerken
uçağı kaçırıyor. Arkadaşlarının önerisiyle 3 günlüğüne İstanbul’a giden
Giannoni, sokakta ebru yapan insanları görüyor. Kendi deyimiyle ilk görüşte
vurulduğu ebru için bütün yaşantısını değiştiriyor. Önce ülkesine dönerek
çalıştığı şirketlerden ayrılıyor, arkasından ise evini İstanbul’a taşıyor.
“Eğer uçağı kaçırmamış olsaydım herhalde dünyanın bir yerinde takı sergisinde veya
fuarında olurdum.” diyen Giannoni, Beyoğlu’nun arka sokaklarında küçük bir
dükkanda ebru yapmaya başlıyor. Aldığı kitaplarla ve örnek aldığı sanatçıların
eserlerini görerek ebru yapmayı öğrenen Giannoni, şimdi ise geçen yıl Taksim’de
açtığı 3 katlı atölyesinde ebru dersleri veriyor. Ebru öğrenmeye karar vererek
tüm yaşantısını bir anda değiştiren Giannoni, yardım için başvurduğu kişilerden
yeterli desteği alamamaktan yakınıyor.
Kendisine örnek olarak 20. yüzyılın ebru
üstatlarından Necmettin Okyay’ı alan Giannoni, figüratif ebrunun ilk
örneklerinden olan çiçekli ebru türünü geliştiren Necmettin Hoca’nın
eserlerinden oluşan bir koleksiyona da sahip. Necmettin Okyay’ın kuzeni ve
öğrencisi olan Mustafa Düzgünman’ın eserlerinde de aynı duyguyu ve heyecanı aldığını
açıklayan Giannoni, onlardan sonra gelen ustalar için aynı şeyleri
düşünmediğini dile getiriyor. Ailesinin kendisini bir deli gibi gördüğünü
belirten Giannoni, insanların “Dünyanın en iyi firmaları ile çalışıyorsun, takı
tasarımında 7 defa ödül aldın, bir anda ilk defa gördüğün bir sanata ‘vuruldum’
diyerek onlarla ilişkini kesip tanımadığın bir ülkeye gidip yerleşiyorsun. Sen
tam anlamıyla çılgın bir delisin.” dediğini dile getiriyor. Kendisini ebruyla
özdeşleştiren Giannoni’ye göre ebru, heyecanların, duyguların ve renklerin bir
karışımı. Giannoni, “Benim hayatım ebruya çok benziyor. Ruh halim ebru gibi
değişken olabiliyor. Yağmur yağdığında yaptığım ebruyla güneşli havada yaptığım
ebru çok farklı oluyor.” diyor. Giannoni, ebru yaparken ruhunu beslemeyi de
ihmal etmiyor. Ruh dengesini kurmak için ney dinlemeyi tercih eden Danilo,
ebruyu modern çizgilere taşımış. Ebruyu birçok üç boyutlu objeye taşıyan
sanatçı, gündelik hayatta kullandığımız objelere taşınan ebrunun böylece
güncelliğini koruyacağı görüşünde.
“Turist idim intisab ettim”
Şimdiye kadar yaptığı ebru çalışmaları 3 büyük
devlet adamının duvarlarını süslüyor sanatçının; İtalya Başbakanı Silvio
Berlusconi, Japon İmparatoru Akihito ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. İtalyan
Başbakanı Silvio Berlusconi’nin İstanbul’a geldiğinde ona verilmek üzere
kendisinden 2 tablo istendiğini açıklayan Giannoni, 2 tablonun Başbakan
Erdoğan’a, bir tablonun da Japon imparatorunun doğum gününde hediye edilmek
üzere satın alındığını açıklıyor. Tabloları alanların isimlerini söylemeyen
Danilo, müşterilerinin kendisine güvendiğini belirterek güvenlerini sarsmak
istemediğini belirtiyor. Ebrunun yanında artistik danışmanlık hizmeti veren
Danilo, İtalya’da bulunan bilgisayar firması ve GSM operatörü ile çalışıyor.
Bazı firmaların reklamlarının fonunda ebru kullanmış ve olumlu eleştiriler
almış. Sanatçı, “Ebruyu özellikle kullanıyorum. Kendimi gönüllü sanat elçisi
olarak görüyorum.” diyor.Birçok projesinin olduğunu açıklayan Giannoni,
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşerek projelerini açıklamak istediğini;
fakat henüz görüşemediklerini belirtiyor. Hazırlamak istediği ilk projeden
bahseden Giannoni, “Ebruyu kullanarak Türkiye’nin kartviziti olacak bir
çalışmanın hazırlığı içerisindeyim. Böylece Türkiye’nin tanıtımlarında da
kullanılacak bir kartvizit. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşebilirsem
projenin detaylarını açıklayacağım.” şeklinde konuşuyor. Danilo’ya teklif
getiren yalnızca İtalyan firmalar değil, anlaşma aşamasında oldukları için
ismini vermek istemediği bir Türk bankası da kredi alan müşterilerine hediye
etmek üzere 5 bin tane ebru siparişi vermek istediğini ifade ediyor. Danilo,
yaşantısını neredeyse tamamen değiştiren uçağını kaçırma hikayesinin en büyük
meyvesi olarak İslamiyet’le tanışmasını görüyor. “O gün Antalya’da uçağı
kaçırmasaydım İslamiyet’le de tanışamayacaktım. Uçağı kaçırmış olmamın tek
hikmeti ebruyla tanışmam değilmiş.” diyen Giannoni’nin tanışma hikayesi şöyle:
Danilo, çocukluk yaşlarından bu yana rüyasında bir oda ve odanın penceresine yansıyan
bir cami görür. Önceleri camiyi tanımadığı için rüyasında gördüğü yapıya anlam
veremez. Daha sonra cami olduğunu öğrenir. Danilo’nun rüyaları, 2002 Eylül’ünde
Antalya’daki uçağını kaçırarak vakit geçirmek için geldiği İstanbul’a kadar
sürer. Sultanahmet’te bir banka oturup kitap okuyan Danilo’nun yanına iyi
İngilizce konuşan beyaz sakallı bir yaşlı yaklaşır. Ona burada ne yaptığını
sorar. O da turist olarak bulunduğunu söyleyerek yemek yiyebileceği yerleri
sorar. Danilo’nun İtalyan olduğunu öğrenen yaşlı adam, “Benim de bir arkadaşım
yıllardır bir İtalyan’ı beklediğini söyleyip durur; sakın o sen olmayasın!” der
ve tebessüm eder. Yaşlı adam bir süre sohbet ettiği Danilo’yu semazenlerin
gösterisine davet eder, böylece bir İtalyan’ı beklediğini söyleyen Yakup Hoca
ile Danilo’yu tanıştıracaktır. Yaşlı amcanın söyledikleri, Giannoni’ye ilginç
gelir.Semazenlerin gösterisine giden Giannoni, her akşam gelen Yakup Hoca’nın o
akşam gelmediğini öğrenir. Yaşlı adam, “Üzülme, ben seni evine götürürüm.” der.
Yakup Hoca’nın evine gittiklerinde ise Danilo beyninden vurulmuşa döner; çünkü
yıllarca rüyalarında gördüğü odaya girmiştir. Odanın penceresine yansıyan
caminin ise Fatih Camii olduğunu anlar. Yakup Hoca hemen Danilo’nun koluna
bakar. Kolundaki beyaz lekeyi görünce “Sen benim yıllardır beklediğim
İtalyansın.” der. Müslümanlığa olan çağrısı yıllar önce başlamış olan Danilo,
Yakup Hoca’dan İslamiyet’i öğrenir ve Müslüman olur.İtalyan ünlüleri, Türk
engelli çocuklar için seferber edecek Sanat ve iş dünyasının ünlü isimlerini,
otistik çocukların eğitimine katkıda bulunmak için bir araya getiren Danilo
Giannoni, şimdi de İtalyan ünlülerini seferber edecek. Tohum Otizm Vakfı’nın
yararına hazırlanan ‘Tohuma Su Gerek’ projesi için aralarında Güler Sabancı,
Caroline Koç, Leyla Alaton, Oya Eczacıbaşı, Bettina Hakko, Hülya Avşar, Demet
Akbağ gibi isimlerin bulunduğu 33 ünlüyü bir araya getiren Giannoni, şimdi de
İtalya’daki sanat ve iş dünyasının ünlülerini bir araya getirecek. İtalya’nın
yaklaşık 30 ünlü isminin yapacağı ebru çalışmaları, düzenlenecek açık artırma
ile satılacak. Elde edilen gelir Tohum Otizm Vakfı’na bağışlanacak.
Mesnevi’yi okuyup Müslüman oldu şimdi
dünyaya Mevlânâ’yı tanıtıyor
Amerika’nın California
eyaletinde yaşayan 57 yaşındaki psikolog Dr. William Gamard, mistisizm üzerine
araştırma yaparken Mevlânâ Celaleddin Rumi’nin Mesnevi’sinin İngilizce
çevirisini okumuş. 1975 yılında Mevlevilikle tanışan Gamard, 1984 yılında
Müslüman olarak İbrahim ismini almış.
Amerika’nın California eyaletinde yaşayan 57 yaşındaki psikolog Dr. William
Gamard, mistisizm üzerine araştırma yaparken Mevlânâ Celaleddin Rumi’nin
Mesnevi’sinin İngilizce çevirisini okumuş. 1975 yılında Mevlevilikle tanışan
Gamard, 1984 yılında Müslüman olarak İbrahim ismini almış.Mevlânâ’nın
Amerika’da yayınlanan kitaplarından İslam’la ilgili bölümlerin çıkarıldığını
söyleyen Gamard, senede 2 kez Türkiye’ye geliyor. “Mevlânâ Türbesi’nde Allah’ın
muhabbetini ve el-Vedüd ismini, Eyüp Sultan’da ise Rahmetullah’ı hissediyorum.”
diyor. Mevlânâ’nın eserlerinde Gamard’ı en çok aşk ve kalbin hikmetinin
anlatıldığı kısımlar etkilemiş. 12 yıldır Mevlânâ’nın eserlerini tercüme eden
Gamard, Mesnevi ve Mevlevilik üzerine bir web sitesi oluşturmuş. 2004 yılında
‘Rumi ve İslam’ adlı bir kitap yazmış. Gamard, Mevleviliği daha iyi öğrenmek
için her yıl 2 kere Türkiye’ye geliyor. Amerika’da, İslam’a şüpheyle
yaklaşıldığını vurgulayan Gamard, Mevlânâ’nın kitaplarında