Bir
insan, çocukluğunda kendisine telkîn edilen bir dinden ayrılıp başka bir din
seçecek olursa, bunun yâ hissî, yâ felsefî veyâ ictimâ’î bir sebebi vardır.
Benim içimdeki coşkun arzû, yukarıdaki sebeblerden hiç olmazsa ikisini karşılayacak
bir dîne îmân etmek için beni zorluyordu. Onun için, tahsîl devremi ikmâl
etdikden sonra, dünyâda bulunan dinlerden hangisine îmân etmek gerekdiğini
ta’yîn etmek maksadıyle, bunları birer birer tedkîk etmeğe başladım.
Annem ve babam koyu bir katolik ile bir yehûdî idiler. Fekat her ikisi de
katoliklik ve yehûdîlikden vazgeçerek, protestan olmuşlar ve İngiliz kilisesine
devâm ediyorlardı. Ben mektebde iken, muntazemân İngiliz kilisesinin âyinlerine
devâm etmiş, râhiblerin verdiği dersleri dinlemişdim. Fekat, onların bana
öğretmeğe uğraşdıkları hıristiyanlık akîdeleri içinde anlamadığım, bana ters
gelen birçok husûslar vardı. Her şeyden evvel, üç birlikden, ya’nî baba, oğul
ve Rûhulkudsden ibâret bir tanrı manzûmesi, bana o kadar mantıksız geliyordu ki,
buna inanmak mümkin değildi. Benliğim bunu şiddet ile red ediyordu. Sonra,
Allaha kavuşmak için keffâret verilmesi îcâb etdiği hakkındaki kilise akîdesini
de, temâmen ma’nâsız buluyordum. Benim düşündüğüm, büyük ma’bûd, kullarından
mecbûrî keffâret istemezdi.
Bunun üzerine, yehûdî dînini incelemeğe başladım. Yehûdîlerin, Allahü teâlânın
birliğini ve azametini çok dahâ mantıkî bir tarzda kabûl etdiklerini ve Ona
şerîk koşmadıklarını gördüm.Belki yehûdî dîni, bugünkü hıristiyan dîni kadar
bozulmamışdı. Fekat, bu dinde de anlamadığım ve kabûl edemediğim garîb kısmlar
vardı. Yehûdî dîni o kadar merâsim, düâ, mecbûrî yapılması gereken ibâdetler
ile doluydu ki, eğer dînine bağlı bir yehûdî bütün bunları yaparsa, dünyâ
işlerine hiç vakt ayıramıyacakdı. Bu merâsimlerden çoğunun, insanlar tarafından
sonradan dîne ilâve edilen, lüzûmsuz ve mantıksız husûslar olduğunu anladım.
Böylece yehûdîlik, ictimâ’î [sosyal] hayâtdan temâmen ayrılarak, bir
ekalliyyet, azınlık dîni hâline geliyordu. Dünyâya bir fâide sağlıyamıyacağını
anladığım yehûdî dînini, bir tarafa bırakarak, diğer dinleri tedkîk etmeğe
başladım. Hem kiliseye, hem de havraya devâm ediyordum. Fekat bu ziyâretlerim,
sırf dinsiz kalmamak içindi. Yoksa, ben ne hıristiyan, ne de yehûdî idim.
İngiliz kilisesi yanında Roma kilisesini, ya’nî katolikliği de biraz tedkîk
etdim. Gördüm ki, katoliklerin i’tikâdları, İngiliz kilisesine bağlı
protestanların i’tikâdlarından dahâ fazla hurâfelerle doludur. Hele,
katoliklerin Papaya bağlı olmaları ve onu günâhsız kabûl ederek ona âdetâ yarı
ilahlık vermeleri, onlardan dahâ fazla nefret etmeme sebeb oldu.
Şimdi yüzümü şarka çevirerek, şark dinlerini incelemeğe başladım. Mecûsîlerin
dînini hiç beğenmedim. Çünki bunlar, râhib sınıfına pek çok imtiyâzlar
veriyorlardı. Paryalara ise, âdetâ hayvan mu’âmelesi yapıyorlardı. Fakîre
şefkat elini uzatmak akllarına gelmiyordu. Onların fikrince, bir insan fakîrse,
bu onun kendi kabâhatiydi. Eğer, hiç ses çıkarmadan, şikâyet etmeden çile
doldurursa, belki râhiblerin düâsı sâyesinde hâli dahâ iyi olabilirdi. Bu
fikri, râhibler ehâlinin kendilerinden korkması ve onlara sıkı sıkı bağlanması
için yayıyorlardı. Onun için, mecûsîliği nefret ile karşıladım. Hele
mecûsîlerin, hayvanlara da tapması, nefretimi artdırdı. Böyle bir din, hak din
olamazdı.
Budistliğe gelince, budistler felsefî düşünce ve inançlara bağlıydılar. Onlar
bana, eğer gayret edecek olursam, çok uğraşırsam, gereken fedakârlıkları
yaparsam, büyük kudretlere varacağımı ve dünyâ ile âdetâ kimyâ tecribeleri
yapar gibi, oynayabileceğimi söylediler. Fekat budistlikde, ben hiçbir ahlâk
kâ’idesi bulamadım. Burada da râhibler, diğer insanlardan farklıydılar ve
onlardan çok dahâ yüksek bir mevkı’de bulunuyorlardı. Bana, hakîkaten insanı
hayretlere düşüren birçok ma’rifetler öğretdiler. Fekat bunların din ve Allah
ile hiçbir ilgisi yokdu.
Bu ma’rifetler, spor veyâ hokkabazlık yapar gibi vakt geçirmeğe, bunları
bilmiyenleri hayrete düşürmeğe yarıyordu. İnsanın rûhunu temizlemekden ve onu
Allahü teâlânın rızâsına, muhabbetine yaklaşdırmakdan çok uzakdı. Allahü teâlâ
ile ve Onun yaratdığı varlıklarla hiç bir ilgisi yokdu. Biricik fâideleri,
insanı tâm disiplin sâhibi yapmasıydı.
Buda, muhakkak ki çok okumuş, zekî bir insandı. O, insanlardan her şey için
fedâkârlık istiyordu. (Bir fenâlığa karşı koyma!), (Bütün arzû ve ihtirâsları
terk et!), (Yarını düşünme!) gibi emrler veriyordu. Îsâ aleyhisselâm da, aynı
şeyleri söylemiyor muydu?Fekat insanlar, bu gibi emrleri, ancak hıristiyanlığın
başında, dahâ îsevîlik tertemiz iken ta’kîb etmişler, sonra bırakmışlardı.
Budistlerde de, aynı hâli gördüm. Eğer insanlar, Îsâ aleyhisselâm veyâ Buda
kadar temiz olabilseler, belki onların gösterdiği yollardan giderek Allahü
teâlânın rızâsına kavuşabilirlerdi. Ama bugün dünyâda bu kadar temiz rûhlu,
yüksek ahlâklı, her fenâ şeyden seve seve elini eteğini çekebilen, fedâkâr kaç
kişi vardı?Demek oluyor ki, Budanın koyduğu ahlâk esâsları, bugünün insanının
düşüncelerine uymuyordu.
İslâm dünyâsı içinde bulunduğum hâlde, diğer dinleri araşdırırken, İslâmiyyeti
düşünmeyişim ne garîbdi! Müslimânlık bir dürlü aklıma gelmemişdi. Bunun sebebi
ise âşikârdı:Müslimânlık hakkında bize verilen ma’lûmât, onun hakkında Avrupada
yazılan eserler, dâimâ bu dînin çok yanlış, uydurma, ma’nâsız, uyuşdurucu,
sahte bir din olduğunu iddi’â ediyordu. Hele Rodwellin terceme etdiği Kur’ân-ı
kerîm tercemelerini okuyunca, bende bu fikr hâsıl oldu. Rodwell, Kur’ân-ı
kerîmin birçok kısmlarını anlaşılmaz bir tarzda terceme ederek, bir büyük
kısmını da, bile bile tahrîf ederek, onu büsbütün başka bir şekle çevirmişdi.
Hakîkati ancak Londrada (İslâm Cem’iyyeti)ile temâs edince ve doğru bir
Kur’ân-ı kerîm tercemesi okuyunca anlıyabildim. Burada, şunu teessüf ile
söyliyeyim ki, müslimânlar bu güzel dinlerini dünyâya tanıtmak için pek az
gayret sarf etmekdedirler. Eğer hakîkî islâmiyyeti, dikkatle ve bilerek bütün
dünyâya yaymak için çalışırlarsa, emînim ki, çok iyi netîceler alacaklardır.
Yakın şarkda, ecnebîlere karşı hâlâ çekingenlik gösterilmekdedir. Onlarla temâs
ederek, onları aydınlatmak yerine, onlardan kâbil olduğu kadar uzak durmak
tercîh edilmekdedir. Bu çok hatâlı bir hareketdir. En büyük misâl, benim.
Çünki, bir dürlü İslâm dîni ile ilgilenemiyordum. Bereket versin ki, bir gün
çok muhterem ve kültürlü bir müslimânla tanışdım. Benimle ahbâb oldu. Beni
dikkat ile dinledi. Bana bir müslimân tarafından İngilizceye çevrilmiş bir
Kur’ân-ı kerîm tercemesi hediyye etdi. Sorduğum bütün süâllere çok güzel ve
mantıkî cevâblar verdi. 1945 senesinde beni alıp bir câmi’e götürdü. Hayâtımda ilk
def’a orada ibâdet eden müslimânları büyük bir dikkat ve hurmet ile seyretdim.
Allahım, bu ne muhteşem ve ulvî bir manzara idi! Her ırkdan, her milletden, her
sınıfdan insanlar ibâdet ediyorlardı. Fekat hepsi Allahü teâlânın huzûrunda
hiçbir fark gözetmeksizin yanyana gelmiş, kendilerini temâmen Allahü teâlâya
adamışlardı. Zengin bir Türkün yanında çok fakîr, âdetâ, bir dilenci
kıyâfetinde bir Hindli bulunuyordu. Onun yanında da, bir tüccâr olduğunu zan
etdiğim bir Arab vardı. Onun yanında da, bir zenci yer almışdı. Bunların hepsi,
büyük bir huşû’ ile ibâdet ediyorlardı. Aralarında hiçbir fark yokdu. Onlar
Türklüklerini, Hindliliklerini, Arablıklarını, zenginliklerini, fakîrliklerini,
mevki’lerini, rütbelerini temâmen unutmuş, kendilerini Allahü teâlâya tevcîh
etmişlerdi. Kimse, kendisini kimseden üstün görmüyordu. Zengin fakîri küçük
görmüyor, yüksek rütbeliler de diğerlerine tekebbür etmiyordu.
Ben, bütün bunları gördükden sonra, aradığım hak dînin islâm dîni olduğunu
anladım. Şimdiye kadar diğer bütün dinleri incelediğim hâlde, hiç birisi, benim
üzerimde böyle te’sîrli olmamışdı. Fekat, müslimânlığı böyle yakından görünce
ve müslimânlığın esâsını öğrenince, bu hak dîni tereddüdsüz kabûl etdim.
Şimdi müslimân olduğum için iftihâr ediyorum. İngilterede üniversitede (İslâm
Kültürü) derslerini ta’kîb etdim ve gördüm ki, Kurûn-u vüstâ [Orta çağ]da
Avrupa müdhiş bir karanlık içinde iken, ancak islâm nûru, bu zulmeti
aydınlatmağa muvaffak olmuşdur. Birçok büyük keşfler, müslimânlar tarafından
yapılmış, birçok ilm ve fen ve tıb bilgileri Avrupalılara, islâm
Dâr-ül-fünûnlarında [Üniversitelerinde] öğretilmiş, birçok cihangirler islâm
dînini kabûl ederek büyük devletler kurmuşlardır. Müslimânlar yalnız büyük bir
medeniyyet kurmakla kalmamış, hıristiyanlar tarafından tahrîb edilen eski
medeniyyetleri de, yeniden meydâna çıkarmışlardır. Benim müslimân olduğumu
öğrenen arkadaşlarım, bana, (Sen şimdi gerici oldun) dedikleri zemân, ben
gülümsiyerek, (Temâmen aksine, Müslimânlık gericilik değil, ileri medeniyyet
demekdir) diyor ve onlara hakîkî müslimânlığı anlatıyordum. Ne yazık ki, bugün
müslimânlar çok geri kalmışdır. Çünki müslimânlar, kendi dinlerinin ne kadar
yüksek bir din olduğunu gitdikçe unutmakda ve onun emrlerini yerine getirmeği
ihmâl etmekdedirler. Bunda kabâhatin bir kısmı da, hakîkî din ve fen âlimi,
dünyâyı da iyi bilen müslimân din adamlarının çok az mevcûd oluşudur.
İslâm memleketlerinde hâlâ, büyük bir müsâfirperverlik bulunur. Bir müslimânın
evine gidince, o sizi tanısın veyâ tanımasın, kapılarını açar ve hemen
imdâdınıza koşar. Çünki, islâm dîni, başkalarına yardım etmeği emr eder.
Zenginin fakîre yardım etmesi, servetinin bir kısmını yoksullara vermesi, islâm
dîninin beş büyük esâsından biridir. Bu, başka hiçbir dinde yokdur. Demek
oluyor ki, islâm dîni bu asrın ictimâ’î [sosyal] hayâtına en uygun olan dindir.
Onun içindir ki, islâm memleketlerinde komünizme yer yokdur. Çünki islâm dîni,
bu mes’eleyi çok dahâ evvelden ve çok dahâ esâslı olarak hâl etmişdir.
İnsana sadâkat yaraşır, görse de ikrâh,
Yardımcısıdır doğruların hazret-i Allah.