Ben
Londrada, tam bir protestan terbiyesi alarak yetişdim. 1930 senesinde, dahâ
genç bir talebe iken, her genç gibi ba’zı hâdiselerle karşılaşıyor, bunları
anlamağa çalışıyordum. Bunlardan birisi, din ile dünyâ arasında bir münâsebet
aramak, ya’nî râhat ve huzûr içinde yaşamak için, dinden nasıl
fâidelenebileceğimi düşünmek oldu. O zemân, ilk def’a olarak, farkına vardım
ki, mensûb olduğum hıristiyan dîni, bu husûsda çok za’îf ve çok âciz. Zîrâ
hıristiyanlık, dünyâyı yalnız fenâlıklarla dolu bir işkence yeri, insanları
günâhkâr doğan mahlûklar olarak kabûl ediyor. Onlara hayâtda râhat bir yol
göstermek şöyle dursun, her yapdıkları işin günâh olduğunu, bu günâhdan
kurtulmak için, hiç bir çâre bulunmadığını, insanlar için ancak râhiblerin
Allahü teâlâya düâ edebileceğini söylüyordu. Hıristiyanlık, insanları temâmen
başı boş bırakmış ve yalnız pazar günleri, insanı hiç bir sûretde tatmîn
etmiyen bir (kilise havası) içinde ibâdete teşvîk etmişdir. O senelerde,
İngilterede büyük bir ekonomik buhran ve fakîrlik vardı. İnsanlar hayâtlarından
ve hükûmetden hiç memnûn değildi. Hıristiyanlık, onlara bu ızdırâb dolu
günlerde hiç yardım etmiyor, insanlar ondan bir tehammül kudreti
bulamıyorlardı. Bu keyfiyyet, benim üzerimde çok fenâ bir te’sîr yapmışdı.
Aklımdan çok, hislerime kapılarak, dînin ma’nâsız bir şey olduğuna karâr
verdim. Hıristiyanlığı red ederek, kendimi, birçok gençler gibi, dinsizliğe ve
komünizme verdim.
Komünistlik, uzakdan işitilince gençlere bir haz veriyordu. Çünki, ekonomik
sıkıntılar içinde bunalan ve yaşama kudreti bulamayan genç nesl, servet ve
rütbe farkını ortadan kaldırdığını iddi’â eden komünizmi bir kurtarıcı olarak
görüyordu. Fekat, kısa bir zemân sonra, farkına vardım ki, komünizmin
iddi’âları, yalnız bir propagandadan ve boş lafdan ibâretdir. Onlarda da, hem
rütbe, hem servet farkı aynen vardı. Her şey, her memleketde aynı idi. Bunun
üzerine komünistlikden vaz geçerek, kendimi felsefeye verdim. Böylece kendimi,
bir (panteist) olarak, (Vahdet-i vücûd) i’tikâdında olarak, yetişdirmeğe
başladım.
Garb memleketlerinde, islâmiyyet ile temâs etmek çok müşkildir. Çünki, orada
islâmiyyete karşı, tâ Haçlı seferlerinden kalma bir düşmanlık vardır.
Avrupalılar hiç tanımadıkları islâmiyyeti, nefret ile red ederler. Çocuklarını
müslimân düşmanı olarak yetişdirirler. Müslimânlıkdan bahs etmek çok ayıp
sayılır. Birisi bu bahsi açdı mı, herkesin suratı asılır ve herkes susar. Bu
aralarda, beni bir vazîfe ile Avustralyaya göndermişlerdi. Bana verilen,
(müslimânlıkdan nefret) terbiyesine rağmen, birgün, nasılsa merak ederek, bir
Kur’ân tercemesini elime aldım. Fekat, dahâ kitâbı terceme edenin önsözünü
okuyunca, kitâbı hemen kapatdım. Çünki, kitâbı terceme eden, dahâ önsözde
Kur’ân-ı kerîm aleyhinde o kadar ağır laflar söylüyor, Kur’ân-ı kerîmi o kadar
tahkîr ediyordu ki, böyle bir kitâbı okumak ma’nâsız olurdu. Sonra düşündüm.
Mâdemki, hıristiyanlar müslimânlardan nefret ediyorlardı. O hâlde, tercemeyi
yapan hıristiyanın, bu te’sîr altında kalarak, bozuk bir terceme yapması, ba’zı
yerleri yanlış anlaması imkânı vardı. Bir kerre meraklanmışdım. Artık işi
ciddiyyet ile ele aldım ve birkaç hafta sonra, Avustralyanın garb tarafında
Perth şehrine gitdiğim zemân, bu şehrin büyük kütübhânesine uğrayarak
müslimânlar tarafından tefsîr edilmiş bir Kur’ân-ı kerîm bulunup bulunmadığını
araşdırdım. Bana böyle bir terceme bulup verdiler. Bunu açıp, içindeki ilk
sûreyi, (Fâtiha-i şerîfe)yi okuyunca, ne kadar mütehassis olduğumu size
anlatamam. Fâtiha, (Âlemlerin rabbine hamd) ile başlıyordu. (Bize doğru yolu
göster) diye yalvarıyordu. Ne güzeldi! Fâtiha-i şerîfi birçok def’alar okudum.
Burada zikr edilen büyük hâlık, (Rahmân ve Rahîm) ya’nî çok merhametli idi.
Hıristiyanların dediği gibi, insanları günâhkâr olarak yaratmamışdı. Kur’ân-ı
kerîmi okumağa başladım ve okudukça kendimden geçdim. Bütün arzûlarımın,
tesavvurlarımın aynını bu kudsî kitâbda buluyordum. Sâatler geçmiş ve ben
nerede olduğumu, zemânı, her şeyi unutmuşdum. Bana Kur’ân-ı kerîmle berâber,
Muhammed sallallahü teâlâ aleyhi ve sellemin hayâtına dâir ba’zı kitâblar da
bulup getirmişlerdi. Kendimden geçerek bunları okuyordum. Nihâyet kütübhâne
me’mûru yanıma gelerek, (Vakt geldi, artık kütübhâneyi kapatıyoruz)deyince
kendime geldim.Kütübhâneden evime dönerken, (İşte şimdi maksadıma kavuşdum.Ben
artık müslimân oldum)diye tekrâr edip duruyordum. Artık, Allahü teâlânın
inâyeti ile, hidâyete kavuşdum.
Eve dönerken sıcak bir kahve içmek için münâsib bir yer aradım. Caddeden aşağı
doğru inerken aklımda yalnız Kur’ân-ı kerîm, müslimânlık ve Allahü teâlâ vardı.
Nereye gitdiğimin farkında değildim. Birdenbire ayaklarım kendiliğinden durdu.
Başımı kaldırınca, kızmızı tuğladan yapılmış bir binânın önünde olduğumu
gördüm.Bacaklarım kendiliğinden beni buraya kadar getirmişdi. Binânın üzerindeki
levhaya bakdım. Burası Avustralyadaki bir câmi’ idi.
Kendi kendime, (Allahü teâlâ sana doğru yolu ihsân etdi ve sana ne yapman îcâb
etdiğini bildirdi. Sen müslimânlığı tanıdın. Allahü teâlâ seni câmi’in kapısı
önüne kadar getirdi. Hemen içeri gir ve bu dîni kabûl et) dedim. İçeri girdim
ve müslimân oldum.
O zemâna kadar bir tek müslimân tanımamışdım. İslâmiyyeti kendi kendime buldum
ve kabûl etdim. Kimse bana bu husûsda rehberlik etmedi. Benim rehberim yalnız
akl-ı selîmim oldu.